30 Ekim 2017 Pazartesi

Olacak İş Değil

kelimelerim var
Olacak iş değil
Ekim’in en sarı hali ve iyiden iyiye soğumaya başladı hava… Yan yana yürüyoruz. Ben üşüyorum. Uzansam eline, tutsam… Isınacağım, biliyorum. Ama umursamaz, anlamaz hali öyle bariz ki… Küçük düşerim. En iyisi susturmak şu çırpınan kalbi. Yoruldu.
Sonra diyor ki; kol kola gülüşen’’ belki ‘’ler… Öyle değil! Belki umursamaz değil.  Ya da belki anlamaz... Hadi! Belki güzel günler bekliyor sizi.
Ah, aldanışın tatlı dili! Yalan mı, yanılgı mı? Dost mu, düşman mı bu ses.
Olsun. ‘’Denedim’’ derim. Hem, fazla takmam ‘’hayır’ ’deyişini. Alışık olduğumdan değil, ondan beklediğimden…

Oysa, ne büyük yanılgı! Onda bu kibir bende bu gurur olduktan sonra… Olacak iş değil bizimkisi.

26 Ekim 2017 Perşembe

DELİRİYORUM GALİBA

Delilik
Deliriyorum galiba
Deliriyorum galiba... Kafamın içinde garip sesler… Bir rahat vermiyor, yağmur damlaları gibi düşünceler.
Mavi bir bayrak dikiyorum göğe. Bir kuş sürüsü geçiyor. Uzanıp tutuyorum sürünün liderini. Kafamın içinde kuş çığlığı… Deliriyorum galiba.
İncecik bir kadın geçiyor yanımdan. Saçları, o saçları… Takılıyorum peşine. Birden dönüp gözlerime bakıyor. Gözlerimden ruhuma yürüyor. Acı çekiyorum. Uyan! Diyor. Uyan! Sesi yankılanıyor gizli odalarımda. Deliriyorum galiba.
Aynadayım. Uzatıyorum elimi. Dokunuyorum bana. Bileğimden yakalayıp çekiyor. Hapsoluyorum. Hangisi benim, bilmiyorum. Hangisi gerçek dünya… Çığlığım kafamın içinde, duyuramıyorum. Deliriyorum galiba.
Bir sağanak başlıyor sonra. Kuş, kadın ve ben ıslanıyoruz. Mutluyuz.
Tek duyduğum sağanağın sesi artık.

Ne güzel kokuyor toprak yağmurdan sonra...

23 Ekim 2017 Pazartesi

Küçük Şeyleri Takmasam

küçük şeyler
Küçük şeyler
Küçük şeyleri kafama takıyorum fazlasıyla. Siz… ?
Mesela; halıya çay mı döküldü, bulaşıklar makineye hala yerleştirilmedi mi, saçıma bugün şekil veremiyor muyum? Tabloya dışarıdan bakıyorum sonra. İçindeyken bakabilsem, daha doğrusu baksam… Sorun yok. Ama hiç içimden gelmiyor mantığımı dinlemek. Bir güzel paralıyorum kendimi. Farkında olarak… Bile bile… Neden?
Çözümlemeye çalışıyorum sonra adım adım.
Çay döküldü, halı kirlendi… Ne olur?
Kendimi kötü hissederim. Neden?
Gözüm sürekli o lekeye takılır. Neden?
Biri görse ne der? Pasaklı, kirli diye anılmak fikri beni çok geriyor. Neden?
Aklıma ilk gelen görüntü… Çocukluğumdan bir sahne… Kadınlar kendi aralarında başka bir kadını çekiştiriyorlar. Kadının evi çok pis ve hep dağınıkmış. Çocuk bene soruyorum, ne düşündüğünü. ‘’Kirli, dağınık, düzensiz olmak çok kötü’’ diyor. Onunla bu konuyu konuşmam lazım. ‘’Neden kötü?’’ diye soruyorum. Dışlanma korkusu mu, hijyen kaygısı mı? Hijyen ne demek bilmiyor. Dışlanma korkusu ağır basıyor bu durumda. Peki onay almak, onaylanmak neden bizim için bu kadar önemli? Belki bazılarınız ‘’benim için değil’’ diyordur. Kendi adıma konuşayım o halde. Neden önemsiyorum onaylanmayı? Sevildiğimi düşünmek istiyorum. Küçük bir çocuk gibi… Güvende olmak istiyorum. Sevgi, güvenle bu kadar iç içe mi? Bana göre, cevap ‘’evet’’…
Temizlik, düzen takıntısının nedeni genlerimizde kodlu olmasa da çocukluğumuzda saklı. Birçok sorun, yetenek, başarı, başarısızlık gibi…

Her şey çocuklukta başlıyor yani…

18 Ekim 2017 Çarşamba

AZAM ALİ MÜZİĞİ

Azam Ali
Azam Ali
Son günlerde, bundan 10 yıl önce de büyük bir zevkle dinlediğim Azam Ali’yi dinliyorum. En çok Niyaz albümündeki şarkılarını seviyorum. Niyaz, aynı zamanda grubun adı… İşe gidip gelirken, bu müthiş ses ve şarkıları bana eşlik ediyor. Azam Ali’nin hatıralarımda özel bir yeri var. Eşimle tanıştığımız günlerin şahididir müziği.
Bu müthis ses İran’da doğmuş. İran’daki devrimden sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış ve Hindistan’a yerleşmiş. Bu bilgi bana; hayatın, Azam Ali’ye zor, öğretici, eğitici, besleyici yüzünü göstermek şerefini bahşettiğini anlatıyor aslında. Hayatın zor yüzünü görmek lütuf mu diye düşünebilirsiniz. Zorluklar beraberinde bilgelik, olgunluk, tecrübe ve anlayış, hissediş keskinliği getirir bence. Neyse… Hindistan’dan Amerika’ya gitmiş daha sonra müzik eğitimi için. Hayatı ile ilgili bilgilere çok kolay ulaşabilirsiniz internetten. Ben, onun bendeki etkisiyle ilgileniyorum daha çok, sizin de ilginizi çekerse…
Azam Ali müziğinde; mistik ezgilerin büyüsü, odanıza yayılan tütsü gibi ruhunuza işler. Ritme bırakın kendinizi ! Tef, ud, zil, notaların kol kola dansı… Türkçe, Farsça, İngilizce, Arapça dillerinde aynı sıcaklıkta geçirir duyguyu dinleyicisine. Onun sesinde, kendinizi, ait hissettiğiniz bir yerde bulursunuz. Biraz ateş, biraz su… Çokça kırmızı… Dokunmak istersiniz müziğe, yanacağınızı bile bile… Ağıt, dua, ninnidir daha çok şarkıları. Müziğin evrenselliğinin en güçlü örneğidir bence… Hiç anlamadığınız sözler öyle deler geçer ki kalbinizi, müziğin tarihte tedavi yöntemi olarak kullanılmasının ne kadar olağan ve etkili bir yol olabileceğini anlarsınız.
Müziğinin, sesinin sırrını, ‘’şarkı söylemek benim için ibadet gibi’’ cümlesiyle ifşa ediyor bence. Her şeyde olduğu gibi samimiyet, açık yüreklilik mutlaka kazanıyor.
Azam Ali bendeki gibi bir etki bırakır mı sizde bilmem ama dinlemenizi tavsiye ederim.
Not: Aşağıdaki linkte, Azam Ali ile ilgili çok güzel bir yazı var. Yazarının yüreğine sağlık. Bence bir bakın.

http://www.dunyabizim.com/muzik/1123/muzigin-niyazi-boyle-olur-boyle

Bu da Azam Ali'den The Hunt...

https://www.youtube.com/watch?v=kII5nCc9W28   

12 Ekim 2017 Perşembe

DÜNYA KIZ ÇOCUKLARI GÜNÜ

Dünya Kız Çocukları Günü
Dünya Kız Çocukları Günü
Nereden baksam biraz eksik, biraz kırılgan… Çocukluğum… Uzun, örgü saçlarında beyaz kurdele, siyah okul önlüğüne kondurulmuş beyaz dantel yaka, geniş alnına düşen perçemi ve onu ayakta zor tutan güçsüz, çelimsiz iskeleti… Ürkek, içine kapanık küçük bir kız çocuğu… Bu bendim.
Eski bir fotoğraf… Üzerinden yüzyıllar geçmiş gibi…
Her çocuk, ruhuna dokunan elle şekillenir. Şefkatle okşayan el; geleceğe dair umudu, öz güveni, açığa çıkan yeteneği olurken, öfkeyle acıtan el, insanlara düşmanlığı, nefreti, güvensizliği ve kimsesizliği olur. Dünümüzü unutturan beynimiz, çocukluğumuzu kutsal bir emanet gibi tertemiz saklar. Beynimiz temiz saklar ama çocukluğumuz saklamak isteyeceğimiz kadar temiz midir? Yani; kapanmış olsa da ara sıra sızlayan bir yara, zaman zaman kalbinizi yoklayan densiz bir cümlenin verdiği iç sıkıntısı, ya da suçlayan bir bakış, öfkeyle yükselen bir ses sızar mı çocukluğunuzdan mesela? Soruyu kendime sorduğumda ‘’sızmaz mı hiç!’’ diyorum düşünmeden. ‘’Sızmaz mı hiç!’’… Sızıntı sorun değil de, şakır şakır kanayan çocukluklar benim derdim.
Bugün dünya kız çocukları günü… Kız çocuklarına özel olmasının anlamı var elbette… Çocukları erkek-kız diye ayırmak her ne kadar kulağa hoş gelmese de, dünün kız çocuğu olarak bunu anlayabiliyorum. Kendimden değil ama gördüklerimden…
Bir arkadaşım vardı. Beş çocuklu, fakir bir ailenin ortancası… Henüz 9 yaşındaydı, benim gibi… Sabahtan öğleye kadar evde kardeşlerine bakar, karınlarını doyurur, evi temizler, okul ziline son anda yetişirdi. Annesi bir fabrikada çalışırdı. Babası işsiz, genelde kahvehanede… Abileri, babalarının izinde, orada burada, kaçak göçek, sorumsuz ve duyarsız, yaşayıp giderlerdi.
Bir gün okula gelmedi arkadaşım. Ertesi gün de ve sonraki gün… ‘’Kız çocuğu okuyup da ne olacak ki…’’ demiş babası. Hatta amcaları, dayıları abileri… Memleket meselesi olmuş Meryem’in okulu. Daha 9 yaşında dört duvar arasına mahkum bir kız çocuğu… Milyonlarcasından biri… ‘’Kızını dövmeyen dizini döver’’ diyen bir kültürün masum hükümlüleri.
Alaca karanlığı kuşandı tazecik bedenine… Sürüdü çocuk ayaklarını ışıksız dehlizlere… Meryem 9 yaşında, büyüdü, 30 oldu.

İlk o zaman anladım; her çocuk, çocukluğunu yaşayabilecek kadar özgür değildi.

10 Ekim 2017 Salı

GİTMEK, VAZGEÇMEK DEĞİLDİR

kelimelerim var
Gitmek, Vazgeçmek Değildir
Hani vardır ya hepimizde. Gitmek isteriz bazen. Kalabalıklardan, şehrin hızında kaybolmaktan kurtulmak isteriz. Sabahın kör karanlığında yollara düşmek, trafikte boğuşmak, insanlara çarpa çarpa yürümek yorar bizi. Her sabah, metrobüste ’’ hoş geldiniz, iyi çalışmalar dileriz’’ anonsuyla, modern köleler olarak çalışmaya taşınmak, zincirlerimizi kırma isteği uyandırır. ‘’Hadi!’’ deriz. Gidelim buralardan, özgürlüğümüzü ilan edelim. Bir dağ köyüne, bir sahil beldesine ya da uzaklarda henüz adını bilmediğimiz her hangi bir yere… Ama sanki geçmişle bağımızı koparacaktır gitmek. Kendimizle bağımızı koparacaktır… İç hesaplaşmalarımızda mağlup oluruz çoğunlukla. Hüzünle yaşamanın vakur hali bahanemiz olur. Ama aslında kalmayı kabullenişimiz, kendimize verdiğimiz en büyük cezadır.
Gitmek için geç değil, hiçbir zaman… Gitmek, kaybetmek değil, biliyorsun…
Yürüdüğüm yollar geliyor aklıma sonra. Muhakkak, hep sonra… Mavi kanatlı kapılardan geçişim… Ekmek ve tuza huzur deyişim… ‘’Yine mi?’’ deme bana! Cinnet anlarında koluma sarılan bir el geçmişim… Ardıma baktığım doğru ama yalan dünde kaldığım… Yürümeyi öğrendim, bak! Yürüdüğüm yeni yollara bakabilmeyi… Avuçlarımda iki minik el, gülücük döşeli zamanlardan geçmeyi sevdim. Yine de gitmek için geç değil hiçbir zaman ve gitmek vaz geçmek değil. Anlıyorsun…
Yakama iğnelenen her hüzün artık benim. Kedere evrilmedikçe korkma sakın. Hem derinliklere yakışır hüzün, bilirsin. Ve hisseden bir ruhun gölgesinde huzur bulur ancak.
Biz iki can… Yan yana… İki can… Yoldaş, sırdaş, gönüldaş…
Ve iki can sığdırdık canımıza, candan öte… Gülüşleri yeşillendi bahar dallarında, cıvıl cıvıl… Bildiğim, anladığım her şeyden öte… Yaşamaktı.
Gitmek için geç değil, hiçbir zaman… Gitmek vazgeçmek değil hem. Ya da vazgeçmek, kaybetmek…

Sevdiklerimiz yanımızda olsun yeter…

5 Ekim 2017 Perşembe

ÇALIŞAN ANNE OLMAK

çalışan anne olmak
Çalışan anne olmak
Çalışan anne olmam münasebetiyle,çocuklarımla paylaştığım duygusal anlar oluyor.
Hafta içi her gün saat 06:30 da uyanıyorum.Bu sabah küçük oğlum Ege de erken uyandı ve benim hazırlandığımı görünce şaşırdı. ‘’Anne nereye gidiyorsun?’’ diye sordu. İşe gideceğimi öğrenince yüzündeki ifade değişti. Öptüm, kokladım, sarıldım oğluma ve işe geç kalacağımı düşünerek aceleyle son hazırlıklarımı yaptım.

Tam kapıdan çıkarken kontrol etmek istedim Ege’yi. Uyuyup uyumadığını… Yatağındaydı, öylece kapıya bakıyordu. Beni görünce ağlamaklı oldu. ‘’Ne oldu oğlum, neden üzgünsün?’’ deyince ağlamaya başladı. ‘’Anne, gece gece işe gidiyorsun. Yazık sana! Hem ben sensiz nasıl uyuyacağım?’’ dedi. Anne olanlar nasıl hissettiğimi tahmin etmiştir. Hatta empati yapıp, hissettiklerimi hissetmişlerdir. Annelik böyle bir şey çünkü… Duygularımla beni baş başa bu satırlarda bırakıp konunun anlam ve önemine gelirsek…

Çalışan kadın olmak kolay değil. Çalışan anne olmak hiç kolay değil. Hatta, oldukça zor. Buna benzer cümleleri çokça duyarız. Eee ne yapalım yani? Zorsa evde mi oturacağız? Değil tabi ki… Biz kadınız, güçlüyüz! Güçlü olmak zorundayız. Zorunluluklardan; nice tecrübe, nice zenginlik kuşanırız da kat ettiğimiz yola kendimiz bile şaşırırız.

Bazen yorgunluktan bitkin düşeriz, bazen çaresiz hissederiz, bazen dünya üstümüze üstümüze gelir… Bazen çocuklarımıza, eşimize bağırır; bazen sarılırız. Güleriz, can katarız evimize. Ağlarız, ulu orta ya da gizli bir köşede. Siyah oluruz, beyaz oluruz, mavi, yeşil hatta turuncu… Güneşe küsecek kadar alıngan oluruz bazen. Kendimizi kendimiz bile anlamayız. Ama biz bu dünyanın nefesiyiz, ruhuyuz… Gökte şimşek, yerde sağanak gibiyiz. Küçük bir fidanın can suyuyuz…

Her birimiz beyaz atlı prensin hayalini kurmuş, her birimiz masallara inanmışızdır. Kimimizin küçükken budanmıştır umutları da erken öğrenmişizdir büyümeyi. Kimimiz Ünzile, kimimiz Kardelen olmuşuzdur… Ama er ya da geç öğrenmişizdir yere sağlam basmayı, dik durmayı, güçlü olmayı.
Er ya da geç öğrenmişizdir dünyanın o sınırda bitmediğini…
Er ya da geç öğrenmişizdir Kardelen olabilmeyi...



Çocuğunuz süt sevmiyor mu? Sütü Sevdirecek harika bir tarifim var!

Dün bir arkadaşıma çaya davetliydim. Öğleden sonra olduğu için çocukları evdeydi. Ben de giderken onların sevebileceği lezzetli bir şeyl...