29 Aralık 2017 Cuma

ELLERİM KİRLENİYOR

Yıl 2000... Bu şiiri yazdığım tarih... Nostalji babında paylaşmak istedim :) 


atlar
ELLERİM KİRLENİYOR
Ne zaman seni düşünsem
Ellerim kirleniyor.
Ve at koşturuyor yanıbaşımda
Arsızlar,hırsızlar.
İsyankar sözler dökülüyor
Ürkek dilime.
Kanayan dudaklarım cesur,
Kanayan dudaklarım
En ateşli nutkunu söylüyor.

Ne zaman seni düşünsem,
Ellerim kirleniyor.
Ve bütün öğrendiklerim
Üşüşüyor başıma.
Susmaya korkuyorum.
Sözlerim acıttıkça yüreğimi,
Ben yine seni düşünüyorum.
Ve öyle sıkı basıyorum ki toprağa,
Sen vurdukça ben güçleniyorum.
Ne zaman seni düşünsem,
Ellerim kirleniyor.
Ve ellerim kirlendikçe
Ben aklanıyorum.

25 Aralık 2017 Pazartesi

BOYUTSUZ


boyutsuz
BOYUTSUZ
Salıncakta bir kadın… Zamanın içinde, zamanın dışında… Tik tak, tik tak… Boyutsuz bazen… Varla yok arasında…
Kadının içinde bir yol… Yolda bir ağaç… Ağaçta bir salıncak… Tik tak, tik tak…
Arkasına teneke bağlı bir çocuğu kovalıyor kediler.
‘’Evli misin? ‘’ diye soruyor üç, ikiye… ‘’Çiftsin ya’’, diyor imalı bir edayla.
Akşamsefaları sabah açıyor, Kasımpatı baharı bekliyor.
Erkekler tarlaya, kadınlar kahveye gidiyor asfalt yollu köylerde.
Yara bere içinde aklımın kıvrımları. Biraz kan, biraz su… Biraz ateş, biraz su…
Sonra uyanıyorum.
Şebnem düşmüş bahçeme. Ilık bir bahar rüzgarı geziniyor tenimde. Her şey sukut içinde. Her şey dengede. Bıraktığım yerden başlıyorum güne. İçime çektiğim nefese şükür sözüm var.

‘’Yaşamak güzel ‘’diyorum. Portakal çiçeği kokarken ellerim.

22 Aralık 2017 Cuma

MAHZUNİ’YE SAYGI

Aşık Mahzuni Şerif
MAHZUNİ'YE SAYGI
Birkaç gündür dinlediğim bir albümden bahsetmek istiyorum size. Bugün o kadar etkiledi ki beni, katıla katıla ağlamama ramak kaldı diyebilirim. Hem de metrobüste...  Kendimi zor tuttum. Sözler ve müzik etkiledi evet ama beni o noktaya getiren o sözler ve müzik eşliğinde okuduğum hayat hikayesiydi. Kimden mi bahsediyorum?  Aşık Mahzuni Şerif…  Albümün adı, Mahzuni’ye saygı.

30 parçayı, 30 dan fazla sanatçı seslendirmiş. ‘’Sanatçı’’ kavramı benim için çok daha kapsamlı ve özel olsa da, kullanmış bulunayım. Kimler yok ki albümde… Selda Bağcan, Burcu Güneş, Teoman, Işın Karaca, Kurtalan Ekspres, Şevval Sam, Feridun Düzağaç… En çok dikkatimi çeken Azam Ali oldu. http://www.kelimelerimvar.com/2017/10/azam-ali-muzigi.html linkinden, Azam Ali’nin benim için anlam ve önemini ve de kim olduğuyla ilgili bilgi bulabilirsiniz.

Mahzuni Şerif’i tanımayanınız yoktur tahminimce. Tanımak dedimse, ismen en azından… Albümü dinlerken; ben de yaptığı müzik ve bildiğim birkaç eseri dışında tanımadığımı fark ettim. Hemen Google’ cuğuma sordum. Kimdir Mahzuni Şerif ?

Asıl adı Şerif Cırık imiş. Kahramanmaraş Afşin’de doğmuş.  Afşin’de okul yokmuş onun döneminde. Medrese eğitimi almış. Daha sonra okul açılınca köyüne, ilkokulu bitirmiş. Bir gün üniformalı gençleri görünce de, askerlik sevdasına düşmüş yüreği. Mersin ve Ankara’da askeri eğitim alarak hayalini kurduğu yolda yürümeye başlamış. Kuleli Askeri Lisesi’nde okurken; şiir ve bağlama tutkusuyla birlikte gelen siyasi duruşu, içinde bulunduğu sistemle bağdaşmadığından ordudan ayrılmış.  ‘’Karar verirken ne kadar zorlanmıştır acaba’’ diye düşünmeden edemedim. 

Askerlik, çocuk yüreğinin sevdası iken;  şiir ve bağlama, kendini tanımaya, yüreğindekileri görmeye başladığı gençlik döneminin ve sonraki hayatının tutkusu olmuş.

Şimdi burada, bu satırları yazdığım anda aklımdan geçenleri bilseniz… İnsanın kaderi verdiği bir kararla nasıl da değişebiliyor. Bir yanda asker Şerif Cırık… Bir yanda, dünyanın yaşayan en büyük ozanı ünvanını alan Aşık Mahzuni Şerif…  İşte size örneği… Kalbini dinle!

Kendi hayatımın kırılma noktasını, o anı çok iyi görüyorum şimdi. Bir yanda başkalarının sözlerine kulak vererek tercihini yapan ben, Kimyager Gülcan Turan… Diğer yanda? Ne olurdum, bilmiyorum. Ama ne olmak isterdim, biliyorum.

Sizin hayatınızın kırılma noktası neydi? Neye göre karar verdiniz? Şimdi baktığınızda, doğru karar verdiğinizi söyleyebiliyor musunuz?

Çok uzun yazamıyorum, takip edenler fark etmiştir. Burada bitireyim yazıyı. Ama bu hayat hikayesini yazmaya devam edeceğim. Daha beni ağlatan satırlara bile gelemedim hem.

Kalbinizin sesini duyabilmeniz dileğiyle…

21 Aralık 2017 Perşembe

HAYALLERİMİ SATTIM

Hayallerimi sattım! Daha küçük bir çocukken…
Oysa masallar kadar gerçek ve mutluydum. 
Neden peki? İnsan, hayallerini neden satar ki!
Bir gün; koca koca adamlar kim olacağımı tebliğ ettiler, parmaklarını sallayarak öfkeyle. Kim olduğumu ya da kim olmak istediğimi bilmiyordum o zamanlar.
satılmış hayaller
Hayallerimi Sattım
Daha iyisine karar verme yetisine sahip olduğumun farkında değilken, kendi zayıflıklarının bedeli olarak hayallerimi istediler benden. Henüz yanmaya başlamış cılız bir muma üflenen soğuk bir nefes gibi acımasız ve umursamazdılar.
Sattım! Bütün masal kahramanlarıma ihanet ederek sattım hayallerimi. Sattığımı bilmeden. Kim olabileceğimi görmeden.
Kanatlarım budanırken zalimce; gök mavisinden, yosun yeşiline düştüm. Deniz bana küstü sonra. Yeşilden de sürüldüm.
Sır ile yalan arasındaki çizgiden; talan ederek, kanatarak, söke söke aldılar beni, o koca koca adamlar, koca koca elleriyle. Bir yanda kadim sır ve masallar, bir yanda yalan ve romanlar…
Canım yandı elbette. Hem de çok…  Ama acıdan değil! Masal kahramanlarımı unutmaya başladığımda ve vazgeçtiklerimin bıraktığı boşlukta kaybolurken kahroldum, daha kötüsü.

Her biriniz sattınız hayallerinizi, itiraf edin! Kiminiz çocukluğunuzun oyun yaşında, kiminiz daha anne kucağında… Size uzatılan plastik bir oyuncakla, ağlamayı bıraktığınızda kaybettiniz kiminiz. İster ‘’sattım’’ deyin, ister ‘’çaldırdım’’… Velhasıl kelam, başkalarının elinden de olsa, hayallerinizi öldürdünüz.

Bugün yine sızılı bir acının kaynağını ararken, unuttuğum masalları özlediğimi fark ettim. Ne zaman böyle bir sızı duysam içimde, bir masal sakini olmayı istedim. Kim olduğu mühim değil. İllaki vardır masalların bir prensesi, bir prensi, kralı, kraliçesi… Periler, devler-cüceler… Konuşan bir ağaç olabilirim mesela. Yeter ki alsınlar beni aralarına.
Hayallerini satmamışların onurlu dünyasında bir izim olsun yeter.

13 Aralık 2017 Çarşamba

AMA HAKSIZLIK BU...

‘’Bir gün herkes hak ettiğini yaşar.’’  Öyle mi gerçekten? Zaman zaman bu sözün doğruluğuna inanmak ihtiyacımız öyle artar ki… Haksızlığa uğradığımızı düşündüğümüz anlarda en çok…
 ''Beddua etme'' derdi, annem. Gelir seni bulur, aman ha! Beddua etme, küfür etme, intikam zaten kötü bir duygu… Nasıl rahatlayacağız peki?
‘’İlahi adalete sığınarak’’ diyenleriniz vardır. ‘’Pes etme, savaş, hakkını al.’’ diyenleriniz… Hangisi doğru? Bunun cevabı da değer yargılarımıza göre değişiyor, inanç dayanağımıza, kültürel alt yapımıza…
Ama hepimizde, ‘’Canımı yakanın canı da benimki kadar yansın.’’ duygusu vardır. Bu, bazılarımız için temenniden öteye geçmez. Bazılarımız harekete geçeriz. Bazılarımız, ’’Hak yerini bulacak muhakkak. ’’a sığınır, bekleriz o anı görmeyi. Öyle ya da böyle, nasıl adlandırırsak adlandıralım… Haksızlığa uğramışlık duygusu; insanı en çok yaralayan, öfkelendiren, çileden çıkaran duygulardan biri. Ruhsal sağlığımıza ağır bir darbe…
Ancak önemli bir nokta var ki… Gerçekten haksızlığa mı uğradık, bu duygu karakterimize özgü, çocukluğumuzdan beslenen ruhsal bir algı mı? Teşhis doğru konulmalı…

Gerçekten haksızlığa uğradığımı düşündüğüm şu günlerde, adaletin yerini bulması temennisiyle diyorum. Şimdilik... J
Ama haksızlık bu
Ama haksızlık bu...

7 Aralık 2017 Perşembe

YAKAMOZ

yakamoz
YAKAMOZ
Bir yakamoz tutkunuyum.
Yüreğim deniz...
Yosunlarca varım ben,
Okyanuslarca derin...

Hadi getir kendini
En deli mevsimini...
Yakacağım renklerin
Maviden ötesini.

Mavilerce yağ bana,
Adımı sorma.
Bir sırda tutukluyum.
Beni kurtarma!











18 Kasım 2017 Cumartesi

Sırsız Ayna


Sırsız Ayna
Sırsız Ayna
Canını yakabilirim fırsatçı bir kelimenin, susarak. Haşin bir cümleyi hapsetmek için dudaklarımı kilitleyebilirim.
Ya da saklayabilirim, avuçlarımı kanatan özlemi. Toprak kokusuna doyurabilirim ruhumu sonra da. Adı konmamış sevinçlere sarabilirim acımı.
Ne güzel olurum!
Sen beni hiç tanıyamazsın! Saklamak konusunda çok mahirim.
Uzun yolların izini sürmekten geçmez, bana ulaşmak. Cılız bir ağaç gölgesi, yavru bir kedinin sıcaklığı ya da her gün önünden geçip, görmediğin bir duvar yazısı olabilirim.
Hani; ‘’Mahabharata’da olmayan hiçbir şey yoktur’’ a inanır ya Hintliler. Öyleyim… Ve sen inanmasan da Mahabharata’dan daha uzun bir şiirim. Okumayı bitiremezsin.
İçinde olabilirim kavganın. Yine de dışında kalabilirim savaşın.
Sana kendimi anlatmaktan vazgeçebilirim. İzin verme! Yapabilirim!
Konuşmayı sevmeyen birinin hiç durmadan konuşması ne garip. Bu benim!
Bildiğin gibi değilim aslında. Bilmediğin de değilim.
Anlatamamaktan yoruldum.
Sırsız bir ayna olsam ne güzel! Bende kendini bir daha göremesen…

15 Kasım 2017 Çarşamba

AŞK, KENDİNİ TANIMAK…

aşk kendini tanımak
Aşk, kendini tanımak...
Kadın dedi ki :’’ Benim rengim mavi. Mavide saklıyım, bulana aşk olsun.’’
Adam sustu. Gözlerinin rengi maviydi.
Küçük, istikrarlı dokunuşlarla yonttu kendini adam, suretinden. Aşktan bihaber, aşkı yarattı. Kadın haklıydı. Aşk, mavide saklıydı.
Suskunluklarının mahcubiyetiydi onu alıkoyan mevsimlerden. Oysa acz sandığının, asalet olduğunu anladığı an özgür kaldı. Söyleyecekleri kadar susacakları da olmalıydı insanın. Bu kusur değil, marifetti. Ve öğrendi ki adam;  her Aşk’ın, Maşuk’unda aradığı renk farklıydı.
Adam ve kadın… Renklerin, mevsimlerin içinden geçtiler susarak.
Tedavisi, acı çekmek olan bir hastalıktı itaat ettikleri. Susarak acı çektiler. Acı çekerek iyileştiler.
Adam ve kadın…  Kendi bahçelerinde, en çok krizantem çiçeğini sevdiler.
Kadın, adama aşkı öğretti.
Ve sonra gitti.

Susarak…

10 Kasım 2017 Cuma

Hala Umudum Var

umut
Hala Umudum Var
Düşüme düştü aylak bir umut. Nerden baksam güvenilmez. Kelimeleri yaya yaya konuşan yalancı bir satıcı gibi. Ne çok isterdim aldanmayı oysa. Ne de olsa umut işte…
‘’Bazen şu bilincimi taşla ezeyim, üstüne benzin döküp yakayım istiyorum.’’ Ne garip kelimeler bunlar… Hiç tanıdık değiller. Bilinçaltımın, bilincime galip gelişinin zaferi gibiler. Kelimelerim hangisine ait peki? İçim dışım… Yaz ve kış gibiyim.
Ve sandık sandık sarıp sarmaladım, sakladım umutlu düşümü. Bir gün belki inanırım. Bilincim ‘’aldanmak’’ dese de, yüreğim galip gelir her kirli oyunda, bilirim.
En çok susmalar korkutur beni. Karanlıktan korkmam o denli. Sustuğum yerden yeşerttim her bozgunumu. Tabiatım bu!
O yüzden belki, yerli yersiz konuşmalarım... Kağıt üzerinde kelimelerime, insan içinde sözlerime sığınışım…
Teslim aldığı ömrün, son kullanma tarihini merak eden sıradan bir faniyim. Umut en çok benim hakkım, yalansız dolansız.
Ve düşte değil, bilinçte boy gösteren her cesur duygu gibi… Umut da adam akıllı, dimdik durmalı…

Yine akşam oldu. Bir gün daha eksildi çocukluğumun bayramlarından. Olsun… Benim hala umudum var. 

1 Kasım 2017 Çarşamba

Kendi Kendime...

Kendi kendime
Kendi Kendime
İçinden geçtiğim dünyaya bakın! Nasıl da umursamaz ve kibirli…
Benim için üzülmesini beklemiyorum elbette. Yas tutacak bir avuç sevenim vardır kanımca.
Hem, maviden kızıla döneli çok oldu göğümün. Utanacak, üzülecek değilim. Kelimelerimi satmadın hiç, böylece bilinsin yeter. İçimden geçtikleri gibi döküldüler diyemem dilimden ama hiç riyakâr olmadılar.
Sonra; hiç kimseye küsmedim, en çok karamsar ve umutsuz olduğum akşam üzerileri. Gizli gizli ağlamış olabilirim, kime ne? En çok benim kendime yabancı.
Doğrudur; denizsiz bir şehirde martı sesi beklediğim. Kapımı döven yumrukları dalga zannettiğim…
Arkamdan söylenenleri de duydum. Kin tutmadım ama. Epey kırıldım, evet. Hiç kırmayı düşünmedim.
Bana bırakılan emanetleri gözüm gibi korudum. Annemin uzak gözlüğünü mesela, hırkasını, eteğini… Bir de bebekliğimden beri sakladığı tulumu. Ama en çok beni sevişini korudum ceviz ağacından çeyiz sandığında.
Kendime en uzak olduğum zamanlarda bile sığınmadım bana. Ben, beni aldatmaya meyilliydim. İnsanoğlunun nankörlüğünü en çok kendimden bildim.
Bir gün, toprağa düşen sarı bir yaprak olacağım kendi sonbaharımda. En çok vazgeçtiklerim ve denemediklerim için üzüleceğim, biliyorum. 

Eteklerimde, topladığım bir sürü yalan… Aklamaya gideceğim.

30 Ekim 2017 Pazartesi

Olacak İş Değil

kelimelerim var
Olacak iş değil
Ekim’in en sarı hali ve iyiden iyiye soğumaya başladı hava… Yan yana yürüyoruz. Ben üşüyorum. Uzansam eline, tutsam… Isınacağım, biliyorum. Ama umursamaz, anlamaz hali öyle bariz ki… Küçük düşerim. En iyisi susturmak şu çırpınan kalbi. Yoruldu.
Sonra diyor ki; kol kola gülüşen’’ belki ‘’ler… Öyle değil! Belki umursamaz değil.  Ya da belki anlamaz... Hadi! Belki güzel günler bekliyor sizi.
Ah, aldanışın tatlı dili! Yalan mı, yanılgı mı? Dost mu, düşman mı bu ses.
Olsun. ‘’Denedim’’ derim. Hem, fazla takmam ‘’hayır’ ’deyişini. Alışık olduğumdan değil, ondan beklediğimden…

Oysa, ne büyük yanılgı! Onda bu kibir bende bu gurur olduktan sonra… Olacak iş değil bizimkisi.

26 Ekim 2017 Perşembe

DELİRİYORUM GALİBA

Delilik
Deliriyorum galiba
Deliriyorum galiba... Kafamın içinde garip sesler… Bir rahat vermiyor, yağmur damlaları gibi düşünceler.
Mavi bir bayrak dikiyorum göğe. Bir kuş sürüsü geçiyor. Uzanıp tutuyorum sürünün liderini. Kafamın içinde kuş çığlığı… Deliriyorum galiba.
İncecik bir kadın geçiyor yanımdan. Saçları, o saçları… Takılıyorum peşine. Birden dönüp gözlerime bakıyor. Gözlerimden ruhuma yürüyor. Acı çekiyorum. Uyan! Diyor. Uyan! Sesi yankılanıyor gizli odalarımda. Deliriyorum galiba.
Aynadayım. Uzatıyorum elimi. Dokunuyorum bana. Bileğimden yakalayıp çekiyor. Hapsoluyorum. Hangisi benim, bilmiyorum. Hangisi gerçek dünya… Çığlığım kafamın içinde, duyuramıyorum. Deliriyorum galiba.
Bir sağanak başlıyor sonra. Kuş, kadın ve ben ıslanıyoruz. Mutluyuz.
Tek duyduğum sağanağın sesi artık.

Ne güzel kokuyor toprak yağmurdan sonra...

23 Ekim 2017 Pazartesi

Küçük Şeyleri Takmasam

küçük şeyler
Küçük şeyler
Küçük şeyleri kafama takıyorum fazlasıyla. Siz… ?
Mesela; halıya çay mı döküldü, bulaşıklar makineye hala yerleştirilmedi mi, saçıma bugün şekil veremiyor muyum? Tabloya dışarıdan bakıyorum sonra. İçindeyken bakabilsem, daha doğrusu baksam… Sorun yok. Ama hiç içimden gelmiyor mantığımı dinlemek. Bir güzel paralıyorum kendimi. Farkında olarak… Bile bile… Neden?
Çözümlemeye çalışıyorum sonra adım adım.
Çay döküldü, halı kirlendi… Ne olur?
Kendimi kötü hissederim. Neden?
Gözüm sürekli o lekeye takılır. Neden?
Biri görse ne der? Pasaklı, kirli diye anılmak fikri beni çok geriyor. Neden?
Aklıma ilk gelen görüntü… Çocukluğumdan bir sahne… Kadınlar kendi aralarında başka bir kadını çekiştiriyorlar. Kadının evi çok pis ve hep dağınıkmış. Çocuk bene soruyorum, ne düşündüğünü. ‘’Kirli, dağınık, düzensiz olmak çok kötü’’ diyor. Onunla bu konuyu konuşmam lazım. ‘’Neden kötü?’’ diye soruyorum. Dışlanma korkusu mu, hijyen kaygısı mı? Hijyen ne demek bilmiyor. Dışlanma korkusu ağır basıyor bu durumda. Peki onay almak, onaylanmak neden bizim için bu kadar önemli? Belki bazılarınız ‘’benim için değil’’ diyordur. Kendi adıma konuşayım o halde. Neden önemsiyorum onaylanmayı? Sevildiğimi düşünmek istiyorum. Küçük bir çocuk gibi… Güvende olmak istiyorum. Sevgi, güvenle bu kadar iç içe mi? Bana göre, cevap ‘’evet’’…
Temizlik, düzen takıntısının nedeni genlerimizde kodlu olmasa da çocukluğumuzda saklı. Birçok sorun, yetenek, başarı, başarısızlık gibi…

Her şey çocuklukta başlıyor yani…

18 Ekim 2017 Çarşamba

AZAM ALİ MÜZİĞİ

Azam Ali
Azam Ali
Son günlerde, bundan 10 yıl önce de büyük bir zevkle dinlediğim Azam Ali’yi dinliyorum. En çok Niyaz albümündeki şarkılarını seviyorum. Niyaz, aynı zamanda grubun adı… İşe gidip gelirken, bu müthiş ses ve şarkıları bana eşlik ediyor. Azam Ali’nin hatıralarımda özel bir yeri var. Eşimle tanıştığımız günlerin şahididir müziği.
Bu müthis ses İran’da doğmuş. İran’daki devrimden sonra ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış ve Hindistan’a yerleşmiş. Bu bilgi bana; hayatın, Azam Ali’ye zor, öğretici, eğitici, besleyici yüzünü göstermek şerefini bahşettiğini anlatıyor aslında. Hayatın zor yüzünü görmek lütuf mu diye düşünebilirsiniz. Zorluklar beraberinde bilgelik, olgunluk, tecrübe ve anlayış, hissediş keskinliği getirir bence. Neyse… Hindistan’dan Amerika’ya gitmiş daha sonra müzik eğitimi için. Hayatı ile ilgili bilgilere çok kolay ulaşabilirsiniz internetten. Ben, onun bendeki etkisiyle ilgileniyorum daha çok, sizin de ilginizi çekerse…
Azam Ali müziğinde; mistik ezgilerin büyüsü, odanıza yayılan tütsü gibi ruhunuza işler. Ritme bırakın kendinizi ! Tef, ud, zil, notaların kol kola dansı… Türkçe, Farsça, İngilizce, Arapça dillerinde aynı sıcaklıkta geçirir duyguyu dinleyicisine. Onun sesinde, kendinizi, ait hissettiğiniz bir yerde bulursunuz. Biraz ateş, biraz su… Çokça kırmızı… Dokunmak istersiniz müziğe, yanacağınızı bile bile… Ağıt, dua, ninnidir daha çok şarkıları. Müziğin evrenselliğinin en güçlü örneğidir bence… Hiç anlamadığınız sözler öyle deler geçer ki kalbinizi, müziğin tarihte tedavi yöntemi olarak kullanılmasının ne kadar olağan ve etkili bir yol olabileceğini anlarsınız.
Müziğinin, sesinin sırrını, ‘’şarkı söylemek benim için ibadet gibi’’ cümlesiyle ifşa ediyor bence. Her şeyde olduğu gibi samimiyet, açık yüreklilik mutlaka kazanıyor.
Azam Ali bendeki gibi bir etki bırakır mı sizde bilmem ama dinlemenizi tavsiye ederim.
Not: Aşağıdaki linkte, Azam Ali ile ilgili çok güzel bir yazı var. Yazarının yüreğine sağlık. Bence bir bakın.

http://www.dunyabizim.com/muzik/1123/muzigin-niyazi-boyle-olur-boyle

Bu da Azam Ali'den The Hunt...

https://www.youtube.com/watch?v=kII5nCc9W28   

12 Ekim 2017 Perşembe

DÜNYA KIZ ÇOCUKLARI GÜNÜ

Dünya Kız Çocukları Günü
Dünya Kız Çocukları Günü
Nereden baksam biraz eksik, biraz kırılgan… Çocukluğum… Uzun, örgü saçlarında beyaz kurdele, siyah okul önlüğüne kondurulmuş beyaz dantel yaka, geniş alnına düşen perçemi ve onu ayakta zor tutan güçsüz, çelimsiz iskeleti… Ürkek, içine kapanık küçük bir kız çocuğu… Bu bendim.
Eski bir fotoğraf… Üzerinden yüzyıllar geçmiş gibi…
Her çocuk, ruhuna dokunan elle şekillenir. Şefkatle okşayan el; geleceğe dair umudu, öz güveni, açığa çıkan yeteneği olurken, öfkeyle acıtan el, insanlara düşmanlığı, nefreti, güvensizliği ve kimsesizliği olur. Dünümüzü unutturan beynimiz, çocukluğumuzu kutsal bir emanet gibi tertemiz saklar. Beynimiz temiz saklar ama çocukluğumuz saklamak isteyeceğimiz kadar temiz midir? Yani; kapanmış olsa da ara sıra sızlayan bir yara, zaman zaman kalbinizi yoklayan densiz bir cümlenin verdiği iç sıkıntısı, ya da suçlayan bir bakış, öfkeyle yükselen bir ses sızar mı çocukluğunuzdan mesela? Soruyu kendime sorduğumda ‘’sızmaz mı hiç!’’ diyorum düşünmeden. ‘’Sızmaz mı hiç!’’… Sızıntı sorun değil de, şakır şakır kanayan çocukluklar benim derdim.
Bugün dünya kız çocukları günü… Kız çocuklarına özel olmasının anlamı var elbette… Çocukları erkek-kız diye ayırmak her ne kadar kulağa hoş gelmese de, dünün kız çocuğu olarak bunu anlayabiliyorum. Kendimden değil ama gördüklerimden…
Bir arkadaşım vardı. Beş çocuklu, fakir bir ailenin ortancası… Henüz 9 yaşındaydı, benim gibi… Sabahtan öğleye kadar evde kardeşlerine bakar, karınlarını doyurur, evi temizler, okul ziline son anda yetişirdi. Annesi bir fabrikada çalışırdı. Babası işsiz, genelde kahvehanede… Abileri, babalarının izinde, orada burada, kaçak göçek, sorumsuz ve duyarsız, yaşayıp giderlerdi.
Bir gün okula gelmedi arkadaşım. Ertesi gün de ve sonraki gün… ‘’Kız çocuğu okuyup da ne olacak ki…’’ demiş babası. Hatta amcaları, dayıları abileri… Memleket meselesi olmuş Meryem’in okulu. Daha 9 yaşında dört duvar arasına mahkum bir kız çocuğu… Milyonlarcasından biri… ‘’Kızını dövmeyen dizini döver’’ diyen bir kültürün masum hükümlüleri.
Alaca karanlığı kuşandı tazecik bedenine… Sürüdü çocuk ayaklarını ışıksız dehlizlere… Meryem 9 yaşında, büyüdü, 30 oldu.

İlk o zaman anladım; her çocuk, çocukluğunu yaşayabilecek kadar özgür değildi.

10 Ekim 2017 Salı

GİTMEK, VAZGEÇMEK DEĞİLDİR

kelimelerim var
Gitmek, Vazgeçmek Değildir
Hani vardır ya hepimizde. Gitmek isteriz bazen. Kalabalıklardan, şehrin hızında kaybolmaktan kurtulmak isteriz. Sabahın kör karanlığında yollara düşmek, trafikte boğuşmak, insanlara çarpa çarpa yürümek yorar bizi. Her sabah, metrobüste ’’ hoş geldiniz, iyi çalışmalar dileriz’’ anonsuyla, modern köleler olarak çalışmaya taşınmak, zincirlerimizi kırma isteği uyandırır. ‘’Hadi!’’ deriz. Gidelim buralardan, özgürlüğümüzü ilan edelim. Bir dağ köyüne, bir sahil beldesine ya da uzaklarda henüz adını bilmediğimiz her hangi bir yere… Ama sanki geçmişle bağımızı koparacaktır gitmek. Kendimizle bağımızı koparacaktır… İç hesaplaşmalarımızda mağlup oluruz çoğunlukla. Hüzünle yaşamanın vakur hali bahanemiz olur. Ama aslında kalmayı kabullenişimiz, kendimize verdiğimiz en büyük cezadır.
Gitmek için geç değil, hiçbir zaman… Gitmek, kaybetmek değil, biliyorsun…
Yürüdüğüm yollar geliyor aklıma sonra. Muhakkak, hep sonra… Mavi kanatlı kapılardan geçişim… Ekmek ve tuza huzur deyişim… ‘’Yine mi?’’ deme bana! Cinnet anlarında koluma sarılan bir el geçmişim… Ardıma baktığım doğru ama yalan dünde kaldığım… Yürümeyi öğrendim, bak! Yürüdüğüm yeni yollara bakabilmeyi… Avuçlarımda iki minik el, gülücük döşeli zamanlardan geçmeyi sevdim. Yine de gitmek için geç değil hiçbir zaman ve gitmek vaz geçmek değil. Anlıyorsun…
Yakama iğnelenen her hüzün artık benim. Kedere evrilmedikçe korkma sakın. Hem derinliklere yakışır hüzün, bilirsin. Ve hisseden bir ruhun gölgesinde huzur bulur ancak.
Biz iki can… Yan yana… İki can… Yoldaş, sırdaş, gönüldaş…
Ve iki can sığdırdık canımıza, candan öte… Gülüşleri yeşillendi bahar dallarında, cıvıl cıvıl… Bildiğim, anladığım her şeyden öte… Yaşamaktı.
Gitmek için geç değil, hiçbir zaman… Gitmek vazgeçmek değil hem. Ya da vazgeçmek, kaybetmek…

Sevdiklerimiz yanımızda olsun yeter…

5 Ekim 2017 Perşembe

ÇALIŞAN ANNE OLMAK

çalışan anne olmak
Çalışan anne olmak
Çalışan anne olmam münasebetiyle,çocuklarımla paylaştığım duygusal anlar oluyor.
Hafta içi her gün saat 06:30 da uyanıyorum.Bu sabah küçük oğlum Ege de erken uyandı ve benim hazırlandığımı görünce şaşırdı. ‘’Anne nereye gidiyorsun?’’ diye sordu. İşe gideceğimi öğrenince yüzündeki ifade değişti. Öptüm, kokladım, sarıldım oğluma ve işe geç kalacağımı düşünerek aceleyle son hazırlıklarımı yaptım.

Tam kapıdan çıkarken kontrol etmek istedim Ege’yi. Uyuyup uyumadığını… Yatağındaydı, öylece kapıya bakıyordu. Beni görünce ağlamaklı oldu. ‘’Ne oldu oğlum, neden üzgünsün?’’ deyince ağlamaya başladı. ‘’Anne, gece gece işe gidiyorsun. Yazık sana! Hem ben sensiz nasıl uyuyacağım?’’ dedi. Anne olanlar nasıl hissettiğimi tahmin etmiştir. Hatta empati yapıp, hissettiklerimi hissetmişlerdir. Annelik böyle bir şey çünkü… Duygularımla beni baş başa bu satırlarda bırakıp konunun anlam ve önemine gelirsek…

Çalışan kadın olmak kolay değil. Çalışan anne olmak hiç kolay değil. Hatta, oldukça zor. Buna benzer cümleleri çokça duyarız. Eee ne yapalım yani? Zorsa evde mi oturacağız? Değil tabi ki… Biz kadınız, güçlüyüz! Güçlü olmak zorundayız. Zorunluluklardan; nice tecrübe, nice zenginlik kuşanırız da kat ettiğimiz yola kendimiz bile şaşırırız.

Bazen yorgunluktan bitkin düşeriz, bazen çaresiz hissederiz, bazen dünya üstümüze üstümüze gelir… Bazen çocuklarımıza, eşimize bağırır; bazen sarılırız. Güleriz, can katarız evimize. Ağlarız, ulu orta ya da gizli bir köşede. Siyah oluruz, beyaz oluruz, mavi, yeşil hatta turuncu… Güneşe küsecek kadar alıngan oluruz bazen. Kendimizi kendimiz bile anlamayız. Ama biz bu dünyanın nefesiyiz, ruhuyuz… Gökte şimşek, yerde sağanak gibiyiz. Küçük bir fidanın can suyuyuz…

Her birimiz beyaz atlı prensin hayalini kurmuş, her birimiz masallara inanmışızdır. Kimimizin küçükken budanmıştır umutları da erken öğrenmişizdir büyümeyi. Kimimiz Ünzile, kimimiz Kardelen olmuşuzdur… Ama er ya da geç öğrenmişizdir yere sağlam basmayı, dik durmayı, güçlü olmayı.
Er ya da geç öğrenmişizdir dünyanın o sınırda bitmediğini…
Er ya da geç öğrenmişizdir Kardelen olabilmeyi...



21 Eylül 2017 Perşembe

MAVİŞ ÖLDÜ

muhabbet kuşu
Maviş öldü

Muhabbet kuşuydu Maviş. Oğlumun delicesine hayvan sevgisinin yeni muhatabı… Köpekleri, kedileri, kuşları, böcekleri ve hatta sinekleri… Bilumum hayvanı seviyor Deniz.
Tesadüfen gelmişti bize. Tesadüfen hayatımıza girmişti. Daha önce hiç kuş ağırlamamış evimize; orman cıvıltılarını, dere şırıltılarını ve oğlumun yüreğine sevinci getirmişti. Eşsiz, yoldaşsız, küçücük, cıvıl cıvıl bir candı. Kafeste bir can…
Kuş deyip geçtiğim o küçücük varlıkta başka dünyalar keşfettim zamanla. Sevdim Maviş’i. Sesinden rahatsız olacağımı düşünerek aramıza mesafe koyduğum ilk günlerden sonra anladım ki, doğaya ait hiçbir ses beni rahatsız etmiyor.
 Bir muhabbet kuşunun bir birinden farklı o kadar çok ses çıkardığını da bu yaşımda öğrendim laf aramızda. Sanki 15 çeşit farklı kuş vardı evimizde.
Hayvanları kafeslerin içinde görmeye alıştık. Çocuklarımız; kafeslerin, kuşların doğal yaşama alanı olduğunu zannedecek kadar uzaklar doğaya… Elbette gökyüzünde kanat çırparken görüyorlar onları. Peki, uçmanın bir kuş için ne demek olduğunu…  Anlayabiliyorlar mı?
Metropollerde, insana göre tasarlanan hayatın içinde hayvanlara yer bırakmadık. Onları düşünmedik. Ama yaşam hakkına saygımızı kaybettiysek, o kocaman şehirlere insanları değil, insanlığı sığdıramıyoruz demektir.
Dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşünen insan! Seni zaman girdabında döndüren dünya, fark et! En dibi gördüğün gün anlarsın ama geçtir.
Ve bir gün Maviş öldü. Mavi kanatlarına özgürlüğü kuşanarak gitti. Deniz ağladı, biz üzüldük.Onu toprağa gömmek istedi oğlum.Beraber küçücük bir mezar kazdık.Kanatlarını incitmeye korkarak, özenle gömdük.
Mavi kanatlı bir kuş havalandı evimizden… Hiç kafese girmemiş, hiç tutsak olmamış gibi.Yine özgürdü.

muhabbet kuşu
Deniz'in çizdiği Maviş

14 Eylül 2017 Perşembe

İĞNEADA LONGOZ ORMANI GEZİMİZ

Bu yıl yaz tatili programımız rutinimizin dışında oldu. Her yıl erken rezervasyon imkanlarından yararlanmak için öncesinde planlardık tatilimizi. Bu yıl, kalbimizin götürdüğü yere gidelim diyerek çıktık yola. Tabi yine de eşimin araştırmasıyla oluşmuş bir rotamız vardı.

1.       İğneada : Görmeyi uzun zamandır istediğimiz bir yerdi. Özellikle orman, ağaç,yeşil delisi olan ben heyecanlıydım longoz ormanlarını görecek olmaktan. Longoz, su basar ormanı demek… Çoğunuz biliyorsunuzdur eminim. İstanbul- Büyükçekmece’den çıktık yola. Yaklaşık üç saatlik bir rota çizdi yandex… Bu arada şu navigasyon olayı harika. Çatalca üzerinden Saray ve Çakıllı yolunu izledik. Çakıllı’da bir mola verdik. Yol üzerinde bir mekan var, hemen dikkat çekiyor. Asırlık bir çınar ağacı var içinde. Fotoğraf çektim tabii ki. Hayranım böyle doğal güzelliklere… 

      Çocuklarla yolculuk yapmak kolay değil. Biri 6 diğeri 8 yaşında ama hala zorlanıyoruz. İstekleri, ihtiyaçları, özellikle kavgaları bitmiyor.
Bu arada bir ‘’Güler misin, ağlar mısın?’’ durumu yaşadım o muhteşem çınar ağacının gölgesinde. Garson masadaki meyve suyu kutusunu aldı, parmakları arasında sıktı ve tam da üstüme bir güzel boca etti… Kaza işte, naparsın :)
Çakıllı’dan sonra Vize ve Demirköy… Saray’ı değil ama Vize ve Demirköy’ü çok şirin bulduk ve emeklilikten sonra yerleşebileceğimiz yerler listesine ekledik bile.
İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı tabelasını görünce çok mutlu oldum.

iğneada
İğneada Longoz Ormanı
                          
 Girer girmez ormanın büyüsüne kapıldım . Girişteki tabelada ormandaki göllerin isimleri vardı. İlki Mert Gölü… Birkaç km gittikten sonra Mert gölü tabelasını gördük ve girdik. Ben çok seviyorum sık ormanları… Ama Ağustos’un sonu olduğu için ormanın’’ su basar’’ lığı yoktu. Olmasını isterdim ama bu defa da gezmesi zor olurdu tabi.
Yürüme yolu olarak gösterilen yerden içlere doğru ailecek yürüdük. 
Söylendiği gibi gerçekten çok sinek vardı. Ve de bana çok ilginç gelen manzara, ağaç dalları ve otsu bitkileri örten örümcek ağları oldu. Bir de yıkılmış bir ağaç gövdesindeki mantarın görüntüsü çok hoştu.

iğneada
ağaç mantarı
                                             

İçerilere yürümedik, çünkü bizden başka kimse yoktu ve açıkçası biraz korktuk. Geri dönüp Mert Gölü’nü görelim dedik. Ama bir su birikintisi yürümemize engel oldu. Gerçi bir boğa önümüzden salına salına, o su birikintisinden geçip gitti ama… J
Mert Gölü’nü göremeden oradan çıkıp Saka Gölü’ne doğru hareket ettik. Önümüze o gölü gösteren bir tabela çıkmadı ve biz Hamam Gölü’ne doğru yolumuza devam ettik. Bu arada yol kötüleşip iyice ıssızlaşmaya başlayınca geri mi dönsek diye düşünmeden edemedim.
Belli bir noktadan sonra araçla gidilemediği için arabamızı park edip yürümeye başladık. Yürüme Yolu diye bir tabela vardı. Göle gitmek için o tabelayı takip etmek gerekiyor.
Nihayet Hamam Gölü’nü bulduk. Harika bulduk hem de J Bol bol fotoğraf çektim. Göle doğru eğilmiş bir ağaç vardı. Manzarayı izlemeye, o atmosferi solumaya doyamadım. 

Hamam Gölü           Hamam Gölü


Hamam Gölü
Hamam Gölü

Dalından yabani erik bile yedik. Bir de sinekler olmasa…
Dönüş yolunda küçük bir kaybolma hadisesi yaşadık. Bana kalırsa öyle değildi ama eşim ve çocuklarıma göre kaybolduk J Özellikle büyük oğlum oldukça panikledi. Aracınızı park ettikten sonra göle giderken geçtiğiniz yollara dikkat edin, benden söylemesi.
Bu tarz bir tatil programı bana en uygun olanıymış ve benim ruhum göçebeymiş, anladım. İğneada longoz ormanından sonra; Demirköy dökümhane, Dupnisa Mağarası, Limanköy Fransız deniz feneri, Şarköy…  Bunların her biri ayrı bir blog yazısı tabii. Yazmaya çalışacağım.
Kısacası dostlar, atın beni ormanlara, İstanbul size kalsınJ

Yollarda olmak harikaydı, vesselam. 

27 Ağustos 2017 Pazar

Kelimelerim VAR

kelimelerim var, gulcan baran turan, kişisel blog
Kelimelerim VAR

Kelimelerim VAR… Kimisi ; yüklemi olmaya gönüllü, usul usul yaklaşır yabancı bir cümleye… Anlam katacağına inanarak değiştirmek ister …
Kimisi kırgın ayrılır, kadim bir sözden. Yokluğunda acır belki geride kalanlar.
Kimisi aşktan süzülür gelir. Uçuşur da konar yalnız bir isme…
Hoyrat ya da olabildiğine şefkatlidir kimisi… Dokununca yakar, dokununca sarar yaraları kimisi…
Benim de kelimelerim var; sizinkiler gibi sıradan, sizinkiler gibi özel ve sizinkiler gibi eşsiz. Bazen yapayalnız, bazen kalabalık, yüzlerce bazen… Suskun, derin, vakur ya da kaba, sığ, yol yordam bilmez…

Kelimelerim VAR… Sıcak bir yaradan, cılız bir ses verir gibi…
Kelimelerim VAR… Coşkun, neşeli, yaramaz çocuklar gibi…
Kelimelerim VAR… Mütevazi, bir bağlaç gibi; bir yüklem gibi havalı…
Ve insanlar gibi çoğu... Cümle içinde yalnız...


25 Ağustos 2017 Cuma

ANNE OLMAK MUCİZESİ



kelimelerim var, annelik,kişisel blog, güzel yazılar
Anne olmak mucizesi
Anne olmakAnne olabilmek… Mucizevi…
Biyolojik sürecin daha en başında anlıyorsunuz, ''hiçbir şey tesadüf değildir''i… Hayat anlam katarken hikayenize, siz değer kazanıyorsunuz. Artık sizde can bulan bir varlığın odak noktasısınız, en değerlisi, en azından ilk birkaç yıl…
Hamilelik hiç de kolay bir süreç değil. En azından benim için öyle olmadı. Aile büyükleriniz, akrabanız yoksa yanınızda daha bir zorlanıyorsunuz. Küçük bir terslikte en kötüsünü düşünüyorsunuz mesela. Her an kendinizi, daha doğrusu içinizdeki canı dinliyorsunuz. Her şeyin yolunda olduğuna inandığınız anlarda, sağlıklı doğacak mı endişesi rahat bırakmıyor. İkili, üçlü, dörtlü testler… Bir ayağınız hastanede oluyor. Her ultrasonda, kalbiniz bebeğinizinkiyle aynı ritme giriyor.
Hayat bana mucizesini gösterdi. İki sağlıklı çocuk verdi.
Ben anne olduğumda anladım. ‘’Neyi?’’diye sormayın.  Büyüdüm, olgunlaştım, değiştim ve değiştirdim dünyanın kaderini. Anne olduğumda, bir başka sevdim annemi.
Annelik; mesleğimin ve çoğu zaman da eşliğimin önüne geçti. İşimi bıraktım. Eşimden anlayış bekledim, çok değiştiğimi söylediği zamanlarda. Hormonların etkisiyle çok ağladım. Yaşları birbirine yakın iki çocukla ilgilenmenin zorluğunu yaşadım. Ama… Hep şükrettim.
Annelik her kadına yakışmaz bence. Her kadının içinde annelik potansiyeli yoktur. Öyle olsa, terkedilen, dövülen, işkence gören çocuklar olmazdı. Daha bugün izlediğim bir programda; çocuklarını, her birine isim verdiği sopalarla döven bir kadın gördüm. Çocukları defalarca evden kaçmış. Bu kadın da anneAnne mi ya da?
Önümüzdeki hafta Kurban Bayramı… 1 Eylül, bayramın 1. günü ve annemi kaybedişimin 3. yıl dönümü… Ona yazdığım her mektup artık cevapsız. Annesizliğimi, anneliğimde doyurmaya çalışıyorum.
Gün akşam oluyor. Kızıl bir gölge kaldı güneşten bir de annemin yüzü.


3 Ağustos 2017 Perşembe

KALP KRİZİ... HENÜZ ÇOK ERKEN

kalp krizi, kelimelerim var
Kalp Krizi
Kalbimi yokluyor bildik bir acı. Ellerim acıya dokunuyor, tedirgin. Dışarıda ağlayan birileri var. Bedensiz gölgeler gibiler. Ben acımı dinliyorum, gölgeler kayboluyor. Sorgulamak için geç; düşünmek için, plan yapmak için ve üzülmek için bile geç, anlıyorum. Baş başa kaldığım benim.
Taa içime bakıyorsun. Gözlerin gülüyor, korkma der gibi. Korkmak için bile geç kalınan çizginin bir adım gerisindeyim. Diğer tarafında sen çizginin…
Hayat ne kadar yorduysan da beni, çığlıklarım sessizliğe döndüyse de çok zamandır, ta içimi gören o bakışlar göçtüyse de uzak bir ülkeye çok zaman önce… Geç kalmak istemiyorum artık sana.
Acımı al benden hayat! Yaşama sevinci koy yerine… Benim için döndür bu kez dünyayı.

Her can tadacak ölümü… Ama henüz çok erken…

NOT : Genç bir yakınım kalp krizi geçirdi.Anjiyo yapıldı. Önemli iki damarda tıkanıklık varmış. Birine stent takıldı.Diğerine de takılacak.
Bundan sonra çok dikkat etmesi gerekiyor. Sigarayı bırakmalı... Sağlıklı beslenmeli... Stres yok...
''Kalbimiz değerlidir'' doktorların da dediği gibi... Bütün hastalara acil şifalar diliyorum.

7 Temmuz 2017 Cuma

GÖLGE OYUNU

gölge oyunu

Hüzün gözlerinden öpüyorum bu gece. Kirpiklerinde kırgın inci taneleri… Nefesin nefesime karışıyor. Yağmur ormanlarında geziniyorum.
Yalancı bir tınısı var sesinin bu gece, beni sevdiğini söylüyor. Sussun istiyorum.
Yanına uzanıyor ruhumdaki gölge. Benden beni kıskanan halime şaşırıyorum. Sonra, ayıplıyorum tanımadığım beni. Gölgem olduğuma inanıyorum.
Aldatılmışlığın dinmeyen acısı… Sebebinde kaybolduğum yaram… Hiç bir sabah unutturmuyor sana yoksunluğumu. Işıyan, ısıtan güneşim battı.

Sevdiğiniz birini kaybettiğinizde içinizdeki güneş batar. Hep karanlıkta kalır bir yanınız.Zaman her şeyin ilacıdır, derler ya... Yok öyle bir şey! Acınızı bitirmez,yaralarınızı iyileştirmez. Zaman size kabullenmeyi öğreten bir eğitmendir sadece.Kiminiz daha kolay, kiminiz daha zor öğrenir. Kiminiz ağlayarak, kiminiz susarak kabullenir. Ama öğrenir... Zaman duygusuz bir öğretmendir. Öğrencinin gözünün yaşına bakmaz.

16 Haziran 2017 Cuma

TEVAZU

tevazu

Ahımdır… Ahenk içinde olacak ruhum ve bedenim. Alamet-i farikası olacak ömrüm, yerkürenin… Işıksız da var olan küçük bir gölge misali, kaynağımı kendimden alacağım.
Hüsn-ü zan değil, çoğunun keder dediğine kader demem. Bu, sancılı bir kendimi doğurmak meselesidir . Hem, hangi can acı çekmeden öğrenir hakikati ve hangi can kamil olur sebat etmeden.
Anladım ki,‘’Ol’’manın makbul yoludur tevazu.

Zor bulunur bir özellik artık tevazu... Maalesef... Mütevazi olmak zayıflık olarak bile algılanıyor günümüzde. Çok mu kirlettik insanlığı? Çok mu kirlendi dünya? Bir durup düşünsek keşke.

15 Haziran 2017 Perşembe

SÖZCÜKLER

sözcükler



Öyle büyük laflara gerek yok. Bazen iki kelime yeter anlatmaya. O yüzden ben, şairlerden çok şiirlere sığınırım. Şiirlerin vaatlerine inanırım.

İki küçük sözcük; iki delikanlı, iki katil, iki aşık, ölümcül hastalık ya da umut gibi dikiliverir karşıma. Söyleyen ya da söyletenle işim olmaz. Ben o sözcüklerin peşine takılırım.

9 Haziran 2017 Cuma

OĞLUMUN ADI DENİZ


Deniz
Büyükçekmece sahildeyiz. Burası benim için özel. Hayatımın en önemli anlarını, dönüm noktalarını yaşadığım yer.
O gün açtı kollarını yana Deniz, tadını çıkardı bir güzel çocuk olmanın.
Denizde Deniz… Mavi ve özgür…  Neşesini, kağıt gemilerde yüzdürmek zorunda değil henüz. Ruhunun kanatları kırık değil. Hayal kurmak; bildiği, tanıdığı, korkmadığı bir şey…  Tek korktuğu, kendi henüz bilmese de, büyümek…
Denizde oğlum Deniz… Sarmaş dolaş, iki mavi can. Kırılgan biri ve küçük, duyarlı olmasının bedelini ödetmek için tetikte hayat. Diğer mavi can ana… Sarıp sarmalamakta bütün yaraları ve hassas bütün ruhları.

Oğlum Deniz ve deniz…  Kum, yosun ve tuz… Bir de iki mavi arasında özgürlük… Pek güzelsiniz.

26 Mayıs 2017 Cuma

BENDE KALDI GİDİŞİN

bende kaldı gidişin
Masum bir çocuğum bu gece yine.
Hani o gece…
İniltin çığlık kulaklarımda hala.
Uyanmasam olmaz mı?
Gözlerimi açmasam…

Saçlarında bir el var.
Gecenin eli gibi kara derisi…
Sürüyor mabedimi yerlerde.
Günahsızlığım can veriyor o gece.

O gece sen dövülürken,
O gece ben ölürken,
O gece…

Başka evlerde başka çocuklar uykudaydı.

16 Mayıs 2017 Salı

ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN ANNEM

anneler günü

Hepimizin kötü dönemleri olmuştur. İnsanız; elbette sıkıntılarımız, sorunlarımız, acılarımız, kayıplarımız, sarılamaz sandığımız yaralarımız olmuştur. İçimizde, derinlerde bir yerde kırılmıştır, parçalanmıştır umutlarımız. Yapayalnız hissetmişizdir. Yağmur bulutları gibi neme doymuştur gözlerimiz de dökecek yer bulamaz olmuştur hani.
Benim en kötü dönemim annemin hastalığını öğrenmemle başladı. Tedavi süreci, vefatı, babamın geçirdiği ölümcül kaza….Hepsi ard arda oldu. Atlattın mı diye sorarsanız, çabalıyorum. Daha iyiyim. Tabi çocuklarımın varlığı, eşimin yardımı ve profesyonel destekle…
Bugün bu konuya değinmemin nedeni malum, geçen pazar Anneler Günü idi. Ve ben anneme mektup yazmayı aksattım bir süredir. Hele böyle bir günde onunla dertleşmemiş olmaktan hem utandım hem eksiklik hissettim. (Burada, blogumda, anneme yazdığım mektuplar var. Belki okumuşsunuzdur.)
İnsanın, annesini kaybetmesi nasıl bir şey, tarifi olmasa da, duygularımı yazmaya çalıştım bu mektuplarla. Bence bu acı kişiye özel... Her canda aynı ateşi yakmaz, her ruha aynı derinlikte kazınmaz ama yaşayan bilir ki bıraktığı boşluk doldurulmaz.
Anneler Günün kutlu olsun annem.
Herkesin sustuğu bir yer vardır. Güvende hissettiği bir dost omuzu, uzaktaki köyü ya da bir çocuğun gözleri, rengi fark etmez…

Bütün seslerin sustuğu yer vardır bir de. Bir at başı gerisindedir kaos… Sükûna erecektir yolcu, bilmez; toz dumanın ardı sessizlik…

13 Mayıs 2017 Cumartesi

KEDİLER

kedi aşıları

Işıl ışıl bir akşam… Aylardan mayıs… Yaz geldi nihayet.

Büyükçekmece Gölü’nün karanlığına inat göz kırpıyor ışıklar. Gece usul usul yaklaşıyor, ürkütmüyor evsizleri. Herkes huzurlu sanki bu akşam. Her şey olması gerektiği gibi.

Zeytin göğsüme yattı. Kedimiz… Mırıl mırıl, hırıl hırıl uyuyor. Alıştı artık bize. İlk gün koltukların  altından çıkaramamıştık oysa.

Daha 1,5 aylık Zeytin. Siyah, yer yer kahverengi tüyleri var. Kahverengiden çok turuncu sanki… Bildiğiniz şirin mi şirin bir yavru kedi.

Geçen hafta sonu iç-dış parazit aşısını yaptırdık. 3 gün sonra karma aşısı var. 7- 8 aylık iken kuduz aşısı olacakmış. Aşı karnesi bile var. Takvime göre aşılarını yaptırmamız gerekiyor. Karma ve kuduz aşıları 1 yaşından sonra her yıl periyodik olarak yapılmalıymış. Çocukken de kedi beslerdik ama hiç aşı yaptırdığımızı hatırlamıyorum. Ne mama derdi, ne kumu ne aşısı… Bizimle birlikte büyür giderdi. Ama kediler için de zaman değişti tabi.

Zeytin, bir iş arkadaşımın arabasının kaputunda fabrikaya gelmiş. Arkadaşım hiç fark etmemiş. Miyavlama seslerinden diğer bir arkadaş bulmuş kaçak yolcuyu. Hemen çıkarmışlar. Bizim güvenlikte birkaç gün geçirdi. Nede olsa kaçak… J Gelen sevdi, giden sevdi. Ama kimse almayı düşünmeyince ihale bana kaldı. E benim çocuklar da bayılıyor zaten… Hem onlar mutlu olur hem kediciğin bir evi olur, fena mı dedim ve eve getirdim.Tahmin edersiniz, çocuklar havalara uçtu sevinçten…  

Kediler… Özel hayvanlar…
Eski Mısır’da kediler kutsaldı, biliyorsunuz. Çağlar boyunca çeşitli anlamlar yüklendi kedilere. Evet, Mısır’da kutsalken, karanlık Ortaçağ’da cadı avlarında öldürüldüler. Rönesans’ta sevildiler ve Uzak Doğu’da saygı gördüler.

Gözlerine bakın bir kedinin. Sizi hissettiğini görürsünüz.

12 Mayıs 2017 Cuma

KADIN...



kadın


Dünyanın herhangi bir yerinde,
Herhangi bir hikayede;
Doğuran, büyüten, çoğaltan
Ve incinen, yaralanan, öldürülen…

Kadın…
Baş tacı iken ayak bağı,
Ak sütü ile beslerken,
Namus belası olan…

Kadın…
Hor görülen,
Susturulan,
Yok sayılan…

Kadın…
Tarlada ırgat,
Yatakta avrat
Eksik etek…

Koca vahşetinde bir sayı…
Adı yok.
Baba mirasında payı yok.

Ve kadın;
Evlat kokusu,
Anne ninnisi…

Dünyanın herhangi bir yerinde,
Herhangi bir hikayede,
Her bıraktığı izde,
Ölümsüzleşen kadın.



5 Mayıs 2017 Cuma

KARVEN YAPI GAYRİMENKUL DOLANDIRIYOR

Resim internetten alınmıştır.

Aman ha; emlakçılara, ‘’biz emlakçı değiliz, emlak danışmanıyız’’ diyenlere dikkat edin. Dolandırılabilirsiniz! Biz yaşadık çünkü.
Bir yandan, başımıza hiç yoktan açılan sorunla yasal yollardan uğraşmaya çalışırken bir yandan adalet sistemini istediği gibi kullanabilecek güçte olduğunu ispatlamaya çalışan firmanın mafyavari tavır ve tehditleriyle uğraşıyoruz. Bu arada; bir ülkede adalet sisteminin, ‘güç ölçüsünde yönlendirilebilir’ düşüncesinin telaffuz ediliyor olması çok tehlikeli ve utanç verici.
Bizim başımıza geleni anlatayım.
Nihayet evliliğimizin 10.yılında, çocuklarımız artık okullu olmuşken, daha fazla geç kalmadan, şartlarımızı da zorlamayı göze alarak, ince ince hesaplardan sonra ev almaya karar verebildik.
Yaklaşık 3 ay önce, bir hafta sonu, internetten belirlediğimiz daireleri görmek üzere evden çıktık. Sahibinden daire bulmak konusunda kararlı olmamıza rağmen o gün bir emlak firmasının ilanındaki daireye de bakmak istedik. Akıl tutulması işte…L
Ciddi, büyük ve profesyonel olduğunu düşündüren firmanın lüks vitrinine aldanarak girdik içeri. Daha kapıda şık, takım elbiseli, gayet güler yüzlü danışmanlar karşıladı bizi. Çocuklar da yanımızdaydı. Mutlu bir aile tablosu olarak karşılarındaydık. Müthiş bir yem görmüş gibi sevinçliydiler. Tabi o an bunu anlamamız imkansızdı.
İki daire gösterdiler. Üstelik o an müsait araçları olmadığı için kendi aracımızla gittik daireleri görmeye. Birini çok beğendik. Ofise döndük. Müdür olarak tanıtılan şahısın odasına cümbür cemaat bayram havası içinde girdik. Onlar bizden çok daha mutluydular. Ev sahibini tanıdıklarını ve bizim için pazarlık yapacaklarını söylediler. Müdür denen şahıs karşımızda gözlerimizin içine baka baka pazarlık yaptı, güya ev sahibi ile. Sonradan ev sahibi olan müteahhitten öğrendik ki kendisiyle böyle bir konuşma yapılmadığı gibi, söz konusu daire için de aranmamış hiç.
 Kaparo istediler, o an tedarikli olmadığımız için vermedik. İyi ki vermemişiz…
 Dairenin başkasına satılmaması için bir sözleşme imzalattılar. İşte ne olduysa, o imza ile oldu.
Daha sonra dairenin iskanının olmadığını, bize gösterilen daire numarası ile sözleşmedekinin farklı olduğunu öğrendik. İnternette araştırma yapınca firma hakkında yüzlerce şikayet olduğunu ve hatta haklarında davalar açılmış olduğunu gördük.
Aman Allah’ım nasıl bir pisliğe bulaştık diye dövünürken, yine de bir umut, hasarsız çıkarız belki bu işten diye düşünmeye gayret ettik. Ama çok da beklememize gerek kalmadan, korktuğumuzu yaşamaya başladık.
Önce eşime gelen tehditkar telefonlar… ‘’Vazgeçerseniz bedelini ödersiniz. Elimizde sözleşme var, 16 bin TL ödemek zorunda kalırsınız’’ şeklinde konuşmalar… Sonrasında, ‘’Hiçbir şey çıkmaz bu işten, endişelenmeyin’’ diyen bütün eş dost, bilirkişi addettiklerimizin teselli cümlelerine rağmen kapımıza gelen icra yazısı… Net haklı vazgeçme nedenlerimiz varken icra dairesinin neye dayanarak işlem başlattığını anlayamamak… Sinir, öfke, üzüntü… Hangi olumsuz duygu varsa…  İnanılmaz can sıkıcı, huzurumuzu kaçıran bir süreç… Ey adalet, neredesin!
Zaman kaybetmeden icra dairesine itirazda ve savcılığa suç duyurusunda bulunduk. Görevli memurlardan, bu firma hakkında daha önce de şikayetler olduğunu, hatta açılmış dava olduğunu öğrendik. Gerekenleri yaptığımızı ve artık bu işten kurtulacağımızı düşünerek bir nebze rahatladık.
Ama… Ama bu firmanın arkası güçlü . Devir güç devri… Ey adalet! Vahh adalet!
Yaklaşık 10 gün sonra, yani dün, eşimin maaşına haciz yazısı geldi. Dön başa!… Sinir, stres, üzüntü…
Hacze itiraz dilekçesinin neden işleme konulmadığını öğrenmek için icra dairesine gitti eşim.Bugün itibariyle haciz işlemi durduruldu. Ama belli ki bu iş çok uzayacak.
Siz siz olun KARVEN YAPI GAYRİMENKUL’ den uzak durun. Benden söylemesi…

Bu ismi bir de Google’a sorun, söylesin ne olduklarını.

24 Nisan 2017 Pazartesi

MUCİZEVİ KANATLAR... KRAL KELEBEKLER...



Kral Kelebeklerin gizemli yolculuğuna tanıklık etmek ister misiniz? 
Kuzey Amerika’dan Meksika’ya uzanan 4 nesillik yolculuk… 
Yaşamın muazzam döngüsü… 
Turuncu,siyah,beyaz; zarif kanatların mucizevi gücü…

Monarch Butterfly, yani Kral Kelebekler kendi türü içinden; uzun ömrü, şaşırtıcı yolculuğu ve muhteşem azmi ile bariz olarak ayrılıyor.
Yolculuğu tamamlayan son nesil diğerlerinden farklı olarak 6 ay yaşıyor. Böylece türün devamı sağlanıyor.
Yolculuğa hiç katılmamış olan yeni neslin yolculuk rotasını nasıl belirlediği ise bir sır…

Bu ilham verici güzellik; hikayesi ve zarafetinin gücüyle, masamda her gün bana eşlik ediyor ve fısıldıyor:
‘’Hayat, her anıyla yaşamaya değer.

Hayal edin! Kanatlar sizin!’’

11 Nisan 2017 Salı

BİR AMELİYATIN ARDINDAN...


Geçen hafta ameliyat oldum. On yılı aşkın bir süredir muzdarip olduğum ve hep ertelediğim bir hastalıktan… Ameliyat kelimesi hala çok ürkütücü geliyor, daha önceki tecrübelerime rağmen. Kesilmek… Dikilmek… Öncesi, sonrası… Zor yani… Ya anestezi olmasaydı!
Ameliyat günü, sabah hastaneye giderken düşündüm. Çok ciddi olmasa da her operasyonda komplikasyon gelişme riski var. Ve canlı girdiğim o kapıdan cansız çıkabilirim. O an, ilk yüreğimi acıtan ‘’Çocuklarımın durumu ne olur?’’ duygusu oldu. Daha küçükler…  Anne ve baba etrafında dönen bir dünyaları var. Hele de bizim gibi çekirdek ailelerde… Anneanne, babaanne yok… Amca yok. Teyzeler, dayılar uzakta…
Hastane odasında uzun bir süre ameliyat saatini beklemem gerekti. Araya giren acil vakalardan dolayı… Damar yolu açıldı. Önlüğü giydim. Nihayet almaya geldiklerinde kafamın içi bomboştu artık. En alt kata inerken asansör, hemşireler ve ben, sessizdik… Ameliyathanenin kapısı açıldı, benim adım ve doktorumun adı iletildi içeriye. Birkaç dakika bekledikten sonra girdik ve bir koridordan geçtik.
Çok soğuk oluyor ameliyathaneler.
Sedyeden masaya alındım. Ben hazırdım. Anestezi vereceğini söyleyerek, açılan damar yolundan ilacı enjekte etti  bir doktor. Kendi doktorumu görmeyi ummuştum ama onu göremeden derin uykuya kayıverdim. Film bitti.
Ve uyanma anı… Çok garip… Bıraksınlar da, yüzyıl uyuyayım durumundayım. Adımı soran, gözlerimi açmam için ısrar eden sesler çok derinlerden geliyor. Nihayet uyanıyorum. Her şey bıraktığım gibi. Düşünmeden edemiyorum, en kolay ölüm yolu olurdu, uyanamamak.
Ameliyat sonrası, öncesinden çok daha zor. Ağrılar, ilaçlar, açlık… Kalkıp, yürümek zorunda olmak…
Akşamüzeri doktorum kontrol için geldi. Bu ameliyatı başka bir doktora yaptırmazdım. Bu net…
Güven veren yaklaşımı, mesleki becerisi ve insani yönüyle bu zamanda eşine az rastlanır bir doktor. Malum, sağlık sektörü ticarete ve doktorlar tüccara dönüşmüşken…
Bir gece kaldım hastanede. Ertesi gün taburcu oldum.
Velhasıl… Sağlık her şeyden değerli dostlar. Bir de iyi doktor bulmak önemli tabi…

Değerli doktorum Fuat Karatepe’ye saygılarımla…

Çocuğunuz süt sevmiyor mu? Sütü Sevdirecek harika bir tarifim var!

Dün bir arkadaşıma çaya davetliydim. Öğleden sonra olduğu için çocukları evdeydi. Ben de giderken onların sevebileceği lezzetli bir şeyl...