24 Haziran 2015 Çarşamba

HAYAT, ÇOCUK KAL BENİMLE

hayat,çocuk kal

Bir gölge gibi düştü peşime. Kaçamıyorum. Tutsa öpecek mi, dövecek mi anlamıyorum.  Elleri kocaman. Güçlü ve ürkütücü…  Gözlerini görebilsem, niyetini anlayabilirim. Ama gözleri yok.  İçinden bir nehir geçiyor cümlelerimin. Her yana saçılıyor şaşkın, ürkek kelimeler.  Gözlerini arıyorum ama gözleri yok. Yakalasa öpmeyecek anlıyorum.
Yeter artık. Düşmesin peşime korkular, umutsuzluklar, karamsarlıklar. Bana ölümden, hastalıktan ,belki de görmeyeceğim yarının  kaygısından bahsetmeyin artık. Çok yorgunum.
Çiçekler açsa her yanımda… İçimde, dışımda… Her yanım ağaç olsa, yeşil olsa. Çocukluğumun baharlarında olduğu gibi, başım dönse portakal çiçeklerinin kokusuyla. Çilek yesem mesela;  ağzım, ellerim çocukluğumun çilekleri koksa. Annem kızsa, ellerimdeki, yüzümdeki, elbisemdeki lekelere.  ‘’Yıkayınca geçer anneciğim’’ desem. Yıkayınca geçmeyecek çok şey var artık hayatımda, kızdığın çilek lekesi olsun anne.
İstediğimde kaçabilsem çocukluğuma ya da hayat hep  annemin dizi dibinde çocuk kalsaydı benimle.


19 Haziran 2015 Cuma

LEYL-LAL


Leyl-lal
LEYL-LAL


Leyl-lal; bir ‘’sus’’a gömdüğüm ömrümün öksüz ağıtı.
Sana senden daha zalim kim Leyl-lal ?
Kopup geldiğin o vakur, bilge, gönüldaş toprakların hasatıdır bu kadim ağıt.
Perdelerini yırt zifirin, sakladığı bütün renklerle dağıl dört yana. Gün olsun, şenlik olsun, bayram yerinde koşturan çocuk olsun sevincim. Sen özgür ol, kaderim değişsin Leyl-lal.
Gözlerin ruhumda gezinen ayna.  Aynada  varsa yoksa sen.
Bir fesleğen kokusu sindi ellerime. Hangi düşünün lütfudur bilemem. Al ellerimi, en uzun yolculuğa çıkar teninde. Gecenden, kaderinden, kendinden yeniden doğ Leyl-lal.

Kimsesiz çocukların hayal uçurtmalarına takılıp kalmış küçük mutluluğum. Kabuslarımın dipsiz uçurumlarınca büyük korkum. Tamamına erememiş masalım. Leyl-lal… Soylu yalanım.

11 Haziran 2015 Perşembe

BİR HASTANE MACERASI

Dün bir devlet hastanesinin dahiliye bölümünde randevum vardı.
Hastane ana-baba günü. Sıramı bekliyorum. Doktorun odasına giren, yaklaşık iki dakika sonra çıkıyor. Gözüm kapının üstündeki ekranda. İsimler hızla yukarı doğru çıkıyor ve sıra bende. Hemen dalıyorum içeriye ve şikayetlerimi hızlı hızlı sıralıyorum zira çok az vaktim var. Doktor, genç bir bayan. Oturduğu yerden kalkmıyor, suratı bir karış. Ne bir tansiyon ne bir stetoskop aleti ne de eski doktorların yaptığı gibi elle muayene… Modern tıpta teşhisi doğru koyabilmek doktorun değil, test cihazlarının marifeti artık diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Çünkü az sonra doktorun benden çeşitli testler isteyeceğini sanıyorum. Genç doktor ‘’şikayetleriniz benimle ilgili değil’’ deyiveriyor, ben böyle kendimle konuşarak en kıymetli iki dakikamı harcarken. Nasıl yani! Oysa oraya gidiş nedenim, özel bir hastanede aynı şikayetlerle muayene olduğum dahiliye doktorunun benden tomografi istemesiydi. Özel hastanede tomografi ücreti ödememek için devlet hastanesine gidiyorum ve bir tarafta tamamen aynı şikayetlerle beni tomografiye yönlendiren, üstelik tansiyonumu ölçen, ciğerlerimi dinleyen ve benimle konuşan özel hastanenin yaşlı doktoru varken diğer tarafta oturduğu yerden kalkmayan, soru sormayan, konuşmayan, yönlendirmeyen, bitkin, bezmiş üstelik genç bir devlet hastanesi doktoru var.
Durumu anlatıyorum bu genç doktora. Tomografi isteyemeyeceğini ama ultrason isteyebileceğini söylüyor. Eğer ben istersem… Yani seçim benim! Peki diyorum. Ultrason olsun. Odadan çıkıyorum ve bin bir kargaşanın içinden ve labirente benzeyen koridorlardan geçerek ultrason randevusu almaya gidiyorum. O gün 10 Haziran 2015. Memurun bana verdiği barkotta yazan tarih 24.11.2015. Yani 5,5 ay sonrası! Tepkimi ölçmeye çalışan memurun meraklı bakışı üzerimde. Durumun vahameti belli ki çok sık dile getirilmiş, memur tetikte. ’’Dalga mı geçiyorsunuz ‘’diye başlıyorum. Kan tepeme sıçramış artık. Sistem böyle!  Diyor memur, bütün sayıp döktüklerimden sonra. O hışımla doğru doktorun kapısına gidiyorum ve açıldığı anda dalıyorum odaya. O kadar sinirliyim ki, doktor afallıyor. Başlıyorum yine. ’’Bana niye kızıyorsunuz ki ‘’diyor, ‘’tarihle ilgili bir şey yapamam’’.
‘‘Peki o zaman söyler misiniz, madem şikayetlerim sizinle ilgili değil, hangi bölüme gitmeliyim’ ’diye sorunca ‘‘siz bilirsiniz’’ demiyor mu?  Allah’ım bu gerçek mi? Bunu sinirli tavrıma tepki olarak söylediğini düşünüyorum. Ama her ne durumda olursa olsun bir doktorun hastasına bu şekilde cevap vermesi anlaşılır değil.
‘’Neden tomografi isteyemiyorsunuz?’’ diye soruyorum bu defa. ‘’Çünkü ben yorumlayamam’’ diyor! ‘’Özelde kendi doktorunuza gösterecekseniz isteyeyim.’’ Sinirle karışık şaşkınlık anlarımın süresi giderek azalıyor. Tomografi için önümüzdeki seneye randevu verileceğinden artık emin olsam da ‘’peki, isteyin’’ diyorum. Bana soruyor; alt batın, üst batın, başka? ‘’Ciğerlerime de bakılsa iyi olur’’ diyorum. Toraks da istiyor.
Elime verdiği kağıtla, tomografi randevusu alacağım yeri buluyorum. Görevli memur kağıdı inceliyor ve’’ bekleyin, çağıracaklar ‘’diyor. Nasıl yani? Hemen, bugün tomografiye alınacak mıyım? ‘’Evet’’ diyor kadın. Şaşkınım, hem de nasıl. Doktorun odasında çıkardığım çıngardan mı hemen alınıyorum yoksa? İnşallah sebebi bu değildir diye düşünüyorum. Çünkü adalet herkese, her koşulda eşit mesafede durmalı, herkes için güven unsuru olmalı. Kaba kuvvetle, zorbalıkla ya da zorlamayla sağlanan adalet değil ayrıcalıktır.

8 Haziran 2015 Pazartesi

EYVAH, EYVAH

eyvah eyvah
eyvah eyvah
Ocakta unutmuşum yemeği. Odanın içini dolduruyor yanık kokusu ve duman altı mutfak. Güzelim yemek, onca emek… Üstelik bir de dibi tutmuş tencere, pislik içinde ocak…

Çok kızıyorum kendime, çok. Sık sık başıma gelen bir şey değil bu. Sanırım, henüz…Neyse, ucuz atlattım. Bir kaç yıl öncemden; dikkatli, becerikli, titiz ben el sallıyor, oldukça ukala ve alaycı bir ifade var yüzünde. Allah’ım ne gıcıkmışım. Sakarlığa tahammül edemeyen dünkü ben, şimdiki bene açtı  ağzını. Gıcık ve de saygısız…Sus, sus…Göreceksin gününü. Her şey insan için. Düşmez kalkmaz bir Allah. Aklımı bağladım bir lokomotifin ardına.  Çuf, çuf, çuf… Allah ömür verirse daha yarınki ben var. Eyvah, eyvah…

GENÇLİĞİN CEHALETLE SINAVI


Gençliğin cehaletle sınavı
Gençliğin cehaletle sınavı
Adana Kız Lisesi’nde okudum . Seyhan Nehri’nin yamacında , 1880 li yılların başlarında askeri okul olarak inşa edilmiş, kullanılmış, sonrasında kız lisesine dönüştürülmüş o muhteşem  tarihi yapıda…Çok büyük kapıları ve çok yüksek tavanları vardı sınıfların ve de pencereden baktığımda  gördüğüm Seyhan Nehri’nin, mevsimin nabzına göre kah öfkeli ,deli dolu ;kah sakin, vakur arkadaşlığı. Baharda portakal çiçeği kokusu dolardı sınıflarımıza. Baş döndürücü , büyülü ,ılık ılık, ilk gençlik anıları ve Adana  Kız Lisesi…Bir okul dolusu kız… Ve disiplin… En olmazsa olmazıydı okulumuzun ‘’disiplin’’. Andımızdan sonra sırayla sınıflara girerken, nöbetçi öğretmen formalarımızın kemerlerini, etek boyunu;  saçlarımızın örgüsünü, kâkülünü ve forma içine giydiğimiz kışın kazak , yazın gömlek rengini kontrol ederdi.
Derslerimiz ağırdı. Nedeni müfredat değil, çoğunluğu yaşlı olan öğretmenlerimizin katı eğitim kurallarıydı. O zamanlar bu katı anlayış bir depresyon durumu yaratmış olsa da, ki o yaşlar bu psikolojiye çok yatkın olduğu için nedeni tespit etmek zor, üniversite kapısını aralamaya katkısı inkar edilemez . Kurallar toplum düzeni için gereklidir. Ama bu kurallar bir genç kızın yaşam enerjisini alıp yerini tükenmişlik duygusuyla dolduruyorsa bir sorun vardır. Nitekim , üniversiteyi kazanmış olsam da geriye dönüp baktığımda lise anılarımın çok silik, arkadaşlıklarımın çok köksüz ve paylaşımsız olduğunu gördüm. Hatırladığım, özlediğim çoğunlukla okulumun  tarihle iç içe, Seyhan’la kol kola, portakal çiçeği kokusunda yarı hayal siluetidir.
Eğitim hayatımın bana göre bel kemiği olan liseyi böyle itibar gören bir okulda tamamlamış olmakla birlikte, üniversiteye başladığım dönemlerde yaşadığım sorunların da kaynağı olarak görüyorum. Sosyal aktiviteyi zaman kaybı olarak gören, kızlar arası sohbetlerde yükselen kahkahaları tehdit algılayan, sanatsal faaliyet olarak haftada bir saat resim, spor etkinliği olarak bir saat beden eğitimi dersiyle yetinmek zorunda bırakan, ders çalışmak, sözlüye ,yazılıya hazırlanmak dışında başka seçenek sunmayan bu dönem ve bu anlayış ,sosyal ilişkilerin yoğun yaşandığı üniversite kültüründe, beni savunmasız bıraktı.
Üniversiteyi şehir dışında okumanın sağladığı yetkinlik; lise döneminin bunalımlı, özgüvensiz, potansiyelini küçümseyen, sahip olduğu gücün farkında olmayan kimliğinden kurtardı beni. Şehir dışında kampüs üniversitesi tecrübesi aynı zamanda farklı siyasi, sosyal alt yapıdan gelen onca insanın içsel hatta zaman zaman dışsal çatışmalarına tanıklık etmek suretiyle geniş bir vizyon kazandırdı.

Eleştirdiğim o dönem eğitim sistemimizin şu anki durumunu ise takip bile edemiyorum.  Bu kadar çok değiştirilen , oy-nanan , darmadağın edilen bir sistem içinde maalesef kayıp bir nesil yetişiyor. Cehaletin beslediği aşırı güvenle donanımlı gençlik , temel bilimlerden uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyor. Cehaletin en büyük felaket olduğunu bile bilmeyecek kadar cahil yetiştirilmeye çalışılan gençlik , geleceğimiz için en büyük tehditi oluşturuyor. 

5 Haziran 2015 Cuma

SON-SUS-LUK

sonsuzluk
Son-sus-luk

Aşktan doğdum ben; tertemiz, lekesiz. Ve aşka büründüm tepeden tırnağa  , genlerime miras kalan tutkuyla.
Ruhumun gölgesiz serinliklerinde dinlendirdim, iyi ve kötünün  ,  siyah ve beyazın savaşını.
Bütün renklerin ahenkli dansıdır beyaz, benim rengimdir.
Ben bir kuğuyum  , sükun  göllerin asil baleriniyim. Dans ederim cennetin ihtişamlı sesi eşliğinde. Kanatlarım sadakatin kölesi  , eğilir önünde aşkın.
Dalgalı denizlerden başladı yolculuğum; dingin göllerin zarif, asil ve sabahsız düşlerine. Her limanda bir tüy koptu kanadımdan, büyüdüm. Büyüdükçe sustum. Sustukça arındım.
Adını şimdi koyabildiğim yolculuğumun son durağında; diğer yarımı , aşkımı bulabilmenin , sadakat yemini edebilmenin umuduyla yüklüdür yorgun kanatlarım.
Metamorfoz… Bendeki asıl bene yolculuğum…Aşka yolculuğum…
Yalnızlığa meydan okuyup sonsuzluğa dönüşenlerle aynıdır kaderim.

Ey, aşka övgüler yağdıran, aşka aşık şairler… Söyleyin bana, zamansa eğer maddeyi görünür kılan, sonsuzluğa dönüşmek değil midir en değerli olan.

HAYATIMIN KADINLARI-2

Hayatımın kadınları-2
Hayatımın kadınları-2
Komşumuzun kızıydı. Adı Fatma’ydı. Benden yaşça büyüktü.  Babası yoktu. Yetim kelimesinin karşılığıydı bende Fatma. İki erkek kardeşi vardı. Annesi çok zarif, kibar, incecik hatlı, uzun boylu, elmacık kemikleri çok belirgin , güzel bir kadındı. Uzun saçlarını topuz yapardı hep. Hiç salınmış görmedim o saçları, kaderi gibi sımsıkı bağlıydı. O mahallede eğreti duracak kadar hassas, ince ruhluydu. Bir doktora asistanlık yapıyordu. Çoğu ev hanımı olan mahallenin kadınlarından bu yönüyle de farklıydı.
Hatırladığım kadarıyla Fatma’nın babası trafik kazasında ölmüştü. Küçük kardeşi babasıyla aynı adı taşıyordu. Oturdukları ev karanlık , nem kokan , iki odalı bir viraneydi, mutfağı yoktu. Çoğunlukla yarı aç yarı tok olurlardı. Annelerinin eve meyveyle geldiği olurdu ara sıra . Özellikle getirdiği muzsa evde hem bayram hem savaş yaşanırdı. Biraz daha fazla pay alma savaşında iki erkek kardeş kıyasıya yarışırdı.
Benim Fatma’yla bağıma gelince… Belki bir kız kardeş özlemi , belki kardeşlerine annelik yapma zorunluluğunun  baskılayamadığı tezahürü, belki  de bana bilmediğim sebepten aşırı sevgisiyle ,hayatta annemden sonra ikinci ışığım oldu.
Zamanımın büyük bir kısmı onların evinde geçerdi. Hayatlarının orta yerindeydim, yakın şahitiydim  yaşadıklarının, yoksulluklarının, farklılıklarının ve insanlıklarının.
Okula gitmiyordum henüz. Fatma bir öğretmen azmiyle ve sorumluluğuyla bana okuma yazma öğretiyordu. Ders saatlerimiz vardı. Matematik, Türkçe, elişi belli başlı derslerimizdi… İlkokul 4.sınıfta olan teyzemin, matematik sorularını çözmesine yardım edebilecek kadar yol almıştım. Verdiklerini aldığımı gördükçe daha çok emek veriyordu . İnanılmaz bir disiplin bilinci gelişiyordu bende. Bunu çok sonra analiz edebildim.
En sevdiğim aktivitemiz, pek de yakın olmayan kitapçıya birlikte yürüyerek gidişimiz ve o renkli, harika ,hala isimlerini unutamadığım küçük masal kitaplarından her defasında bir tane almaktı. Parasını kendi okul harçlığından öderdi. O masal kitaplarını bir solukta okuyup, okuduklarımı ertesi gün ona anlatırdım. Bana masal dünyasının renkli sayfalarında kaybolmanın büyüsünü de tattırdı, insan olmanın yükümlülüğünü de anlattı. Sofrasındakini  paylaşarak, çoğaltmayı öğretti.
Eğitim hayatıma devam etmem gerektiğini ince ince işledi çocuk kalbime Fatma. İlk öğretmenimin ;hayatımı şekillendiren, abla şefkatiyle, anne özverisiyle sarıp sarmalayan bu koca yürekli insanın gönülden isteğiydi okumam. En derinlerde hissettiğim temiz, aydınlık, her dem bahar bir hayatın temennisiydi bu.
İzini çok zaman önce kaybettiğim güzel insan, iyilik meleğim… Hayatıma dokunduğun noktada, güçlü bir ışık düştü yoluma. Her neredeysen, bil ki emeklerinin karşılığı olabilmek için elimden geleni yapıyorum hala. Hak ettiğin güzelliklerden payına düşeni yaşıyor olmanı umuyorum.

Bir gün karşılaşabilmeyi diliyorum . Masallarımızın hiç yaşlanmayan kahramanlarıyla birlikte seni kocaman kucaklamak ve çok gecikmiş bir teşekkürün mahcupluğuyla ellerini öpmek istiyorum. Teşekkür ederim ablam, teşekkür ederim öğretmenim, teşekkür ederim Fatma’m.

4 Haziran 2015 Perşembe

İTİBAR SOYTARIDAN YANA

itibar
İtibar soytarıdan yana

Ben bir kimyagerim. Bir bilim insanı. 4 yıllık yüklü bir müfredattan sonra diplomayla ve kimyagerlik payesiyle onurlandırılıp okulumun şefkatli kollarından özel sektörün acımasız dünyasına salındım.
Öğrenci olmak kolay değildi elbette. Laboratuvarlar , quizler,  deneyler, vizeler ve finaller. Mezun olabilmek için sabahlara kadar ders  çalışmalar, uykusuz kalmalar, sınavdan hemen önce ayaküstü çıkabilecek soruları arkadaşlarla tartışmalar, sınav çıkışında cevapları karşılaştırmalar, stres, yoğun stres… Öğrenciler üzerindeki sosyal baskılar da cabası. Ankara gibi bir üniversite ve öğrenci cennetinde okuduğum için bu baskıyı ben pek yaşamadım ama  öğrenciye bakış açısındaki bağnaz söylentiler illaki kulağıma geldi. Tabi bütün bunların yanında olayın bir de maddi boyutu var. Harçlar, yurt ücretleri, ulaşım, yeme-içme, minimum düzeyde eğlence giderleri… Eğlence derken; arkadaşlarla ABA Piknik’te döner yemek ya da  çay içmek gibi bir durumu kastediyorum kendi açımdan en fazla. Maddi durumu iyi olanlar için giderler kısmı bir sorun teşkil etmiyor doğal olarak. Ama bütün bunların yanında kampüs, kafeler, arkadaşlar, sohbetler ve bahar şenlikleri… Nefes alma, kafa dağıtma, motive olma molaları olunca toplamda güzeldi öğrencilik. Özlenecek , sık sık anılacak, eşe dosta anlatılacak kadar güzeldi.
Peki mezuniyetten sonra yaşananlar… Kampus sınırları içinde bir anne kucağı şefkatiyle sarılıp sarmalanmış, pohpohlanmış, şımartılmışken, ’’ gerçek  dünya’’diye adlandırılan , bilmediğin, tanımadığın, yasaları ,ilkeleri, dünya görüşü farklı o yerde bir başına kaldığında olanlar…Hayatımın bu kısmını özlemle anmayacağım asla.
 İş arama süreci herkes için aynı olamasa da, ülkemiz koşulları değerlendirildiğinde, iyi bir kariyer sağlayacak kurumsal  firmalarda çalışabilme imkanını elde edebilmek için  çoğunlukla geniş bir çevre yani aslında  maddi güç gerekiyor. Maddi gücü olmayanın çevresi olmaz malumunuz. Tabi ki kişisel başarıyı ve donanımı öncelikli benimseyen gerçekten kurumsal firmalar var ve buralarda kariyer yapabilmek daha adil koşullarda değerlendirme yaptıkları için mümkün. Ama kaç tane böyle firma var ki… Bütün bu gözlemler deneyimlerden edinilmiştir. Bölümümüzü dereceyle bitiren bir arkadaşımın uzun yıllar iş bulamaması ve zar zor bitiren bir arkadaşımın çevresinin gücüyle çok iyi koşullarda çalışması mesela… Ama akademik başarının ‘’gerçek dünya’’da başarı için tek başına yeterli olmadığını da kabul etmek gerekiyor. Bu nedenle hayatın her döneminde  kişisel gelişime yatırım yapmak önemli.

Bilim insanı olarak donatılıp , payelendirilen beyinlerin , dünyayı değiştirme ,geliştirme ,güzelleştirme kapasitelerinin küçümsendiği, bilim insanlığından memurluğa terfi  edebilmek için yarıştırıldıkları, çarpık, saçma ,dünya üzerinde örneği olmayan bir resmin parçasıyız bizler. Ne yazık ki itibar soytarılıktan yana günümüz Türkiye’sinde.

3 Haziran 2015 Çarşamba

KİMYACA AŞK BAŞKADIR


kimya

İçinde aşk geçen cümlelerle gel bana ki , ruhu ışıktır aşkın. Yolumu aydınlat.
Kimlik bulmaya , tanımlamaya, kıyaslamaya çalışma ki özeldir her aşk.
Sana göre aşksa…
Bana göre aşka; bir molekül zincirinde yolunu kaybetmiş yaramaz bir elektronun aylaklığı, şımarıklığı diyebilirsin mesela. Benzen halkasında sallanan çocuk sevinci farz edebilirsin ya da aşkı… Aşk monomerlerinden oluşan bir polimer de olabilir, adına poliaşk denebilir belki. Asit-baz tepkimesinin nur topu gibi tuzu da olabilir aşk. Aldığın oksijen, verdiğin karbondioksit dengesinde, adına yaşamak dediğinden geçer aşk en basitinden. Tümden gelimden de başlayabilirsin işe, tümevarımdan da. Kendi tercihinde yarattığın kaderindir aşk aslında. İçinde eridiğin potada ateşindir…
Sana milyonlarca ispat yapabilirim. Milyonlarca teoremin, yıllarca bulunamayan çözüm yollarının aslında hep bir atomdan yola çıktığını görebildiğinde anlarsın aşkı. Aşk ne zannettiğin kadar karmaşık ne de basittir.
Periyodik cetvelin tepesinde de olabilirsin dibinde de. Bu senin cetveldeki çapınla da ilgili, karizmanla da, cazibenle de. Ama aşk söz konusuysa tek önemsediğin atomun çekirdeğidir aslında. Ne etrafında dönen elektronlar ne oluşturduğu bağlar ne yeri ne yurdu. İçinde gizlenen özdedir sır.
Sana kendimce anlattım aşkı. Kimyacının, kimayca aşk tarifi bu :) 



KAYIP ÇOCUK

Kayıp çocuk
Kayıp çocuk
Kasırgalar,depremler,gelmiş geçmiş bütün felaketler…Yoruldum. Durun, durun artık. Susun ,susun…
Güneşi doldurdum içime nefes nefes ,yandım. Yağmur istedim ağzımı açıp göğe, ilk damlada boğuldum.
Bir masal anlatırdı annem, hayal meyal hatırlıyorum. Geceleri  açılan bir duvarın içinden çıkan iyilik perisiydi kahramanı. Hafızamı ne kadar zorlasam da detayları yok. Sanki o masalı hatırlasam annemi bulacağım. Sanki çocukluğuma dönebileceğim. Ama biliyorum, bunlar sadece sankiler…Yetişkin halim öyle söylüyor, çocuk yanımı katletmek için yıllarca uğraşıp tam başarmışken koskoca bir yetişkin oldurmayı bana ,savaşı kaybetmek ister mi hiç. Sen bir yetişkinsin bu masallara inanma sakın ;çocuk musun sen;büyüdün artık,ayakların yere bassın…Ayaklarım yere bastığından beri  mutluluklarım küçüldü oysa. Yüzümdeki o kocaman  tebessüm de…

Dün bir karar aldım. Yüreğimin en derinlerine hapsedilmiş, susturulmuş, küstürülmüş, küçümsenmiş çocuğun gönlünü almak için ,tekrar o neşeli kahkahalarını duymak için onun en çok sevdiği şeyi yapacağım.Yazacağım. Biliyorum o benim kelimelerimle dans etmeyi severdi. Ritmini duyacaktır cümlelerimin eminim. Dans etmeye başlayınca bulacağım onu. Sıkıca sarılacağım.

2 Haziran 2015 Salı

ANNEME MEKTUPLAR-5


Anneme mektuplar-5
Anneme mektuplar-5
Sardunyalar aldım bugün; beyaz, pembe ve fesleğen… Gitme. Çiçekleri seversin, onlar senin için. Aklımda soru işaretleri tepe taklak, bir o yana bir bu yana sanki geriye işleyen zaman, tik tak tak. Neden? Gitme. Zehir-zıkkım, zifir bir geceydi, sen gittin ve aklımı sende yittim. Bulamayacağımı bile bile, seni arayacağım nihayetsiz bir şiirdir artık hayat. Yazar yazar, kırarım kalemi. Suskunluğuma aldanma, ömrümün bahar dallarında yangındır gidişin; alev alev acıtan, ürküten, sakınılası, yol-yordam bilmez. Ellerinde vahalar yeşerttin, sarıp sarmaladın, kokuna güvendi yüreğim ve sen gittin. Acımı küçümseyen, dinlemeyen, anlamayan her insanda kendimi büyüttüm, yettim bana. Kimse olmasın korkularımın kıyısında, kimse olmasın gidişinin acısıyla aramda. Başucumda kızıl tan; seni ansızın alan, öfkemin doruğunda, yürek sızımın tahtında kurulu mağrur gecenin kanlı kahkahası… Yenildik mi hayata? Rahata mı erdik? Son muydu gidişin? Başlangıç mıydı a gözüm, ruhum, canımın yongası, ciğer parem, özüm? Benden öte bana çağırıyor bir ses. Kulaklarımı tıkıyorum, korkuyorum. Gör diyor her yaşadığım. Gözlerimi sımsıkı kapıyorum. Korkuyorum anne.


ANNEME MEKTUPLAR-4 /ANNELER GÜNÜ

Anneme mektuplar-4
Anneme mektuplar-4
Annem; Günün kutlu olsun. Seni hala çok özlüyorum. Artık, yaşadıklarımızın bir kabus olmadığını biliyorum. Hepsi gerçek. Sen gittin. Bir daha gelmeyeceksin. Kabullenmekten başka çarem yok. Sensiz ilk anneler gününde ; ardından yaşananları anlatmak istiyorum sana. Anneannem öğrendi hastalığını, bize çok kızdı, gizlediğimiz için. Senden de gizledik, biliyorsun artık. Üzülmenizi istemedik anneciğim. Arkandan çok ağladı anneannem. Göz yaşı dinmek bilmedi. Evlat acısıyla yandı da yandı. Arkandan ağıtlar yaktı. ’ Kibar kızım’’, ’’kibarım’’ diye ağladı günlerce. Seni o yıkamış. Bir anne için ne büyük acı. Doğurduğu bebeğini , gömülmek üzere yıkamak…Saçında benim pembe tokam varmış. Hani, ana evimde geçen yıl unuttuğum . .. Avuçlarında sımsıkı tutuyor, yanından ayırmıyor onu, kokun sinmiş diye. Kokun sinen diğer kıyafetlerini biz aldık anne. Kızların … Teyzelerim kahroldu. İnanamadılar gidişine. Oysa biz onlara hastalığından bahsetmiştik. Ama hep iyileşeceğine inandılar. Kendilerini kandırdılar anlayacağın. Sen onların ablalarıydın. Ablasız kaldı büyük teyzem. Yıllardır altlı üstü oturmanızdan dolayı çok anı biriktirmiş . O anılar bir bir ağıt oldu. Babam da ağladı arkandan biliyor musun? Hiç ağlarken görmediğim babam, sen gittiğinde çok ağladı. Pişmanlıkları, yaptıkları, yapamadıkları göz yaşlarıyla toprağına aktı. Ona söylemek istediklerimiz boğazımızda düğümlenip kaldı anne. Kızgınlığımız, kırgınlığımız, gözlerine baktıkça merhamete karıştı. Bir buçuk aydır hastanede babam. Büyük bir trafik kazası geçirdi. ‘’Kırılmadık kemik kalmamış neredeyse’’ dedi doktor. Yoğun bakımda çok kaldı. İki ameliyat geçirdi arka arkaya. Ama sen merak etme, tam da istediğin gibi onun yanındayız hepimiz. Görevimizi yapıyoruz. Ne kadar üzmüş olsa da seni , hep derdin ya, ’’O, sizin babanız’’. O bizim babamız anneciğim, evet. Onun için de çok üzülüyoruz. İyileşmesi için dua ediyoruz. Bize gelince; Küçük oğlun ,ince sızın, son anlarını tek göremeyen göz bebeğin ;çok üzüldü, çok ağladı annem. Derin bir yara kaldı onda, senden geriye, bunu görüyorum. Adana’da olduğu sürece mezarını sık sık ziyaret etti, ağaç fideleri dikti, çiçekler ekti. Çok isterdin ya, namaza başladı. Senin son isteğini yerine getirircesine, görev bilerek. Görseydin nasıl mutlu olurdun. Büyük oğlun çok göstermedi duygularını yine. Naaşının başında bağırdım ona, çıldırasıya. Çok üzgünüm. Böyle olsun istemezdim. Ama , yasını tutmama engel olmaya kimsenin hakkı yoktu. Buna tahammül edemedim annem. Kızların için ne ifade ettiğini biliyorsun. Nurumuz, ışığımızdın. El bebek gül bebek sarıp sarmaladığımızdın. Dayanağımız, sığınağımız, dert ortağımız, sırdaşımız, can dostumuzdun. Her birimizin diğer yarısı olacak kadar çoktun. Sıkıntılarımızın, üzüntülerimizin, bunalımlarımızın ilacıydın. Sana söyleyecek çok şey var bize dair. Ama benim hala bu kısmı yazmaya gücüm yok. Şimdi, şu anda , kokuna ve sesine ihtiyacım var anne. Sana sarılmaya ihtiyacım var.




ANNEME MEKTUPLAR-3


Anneme mektuplar-3
Anneme mektuplar-3
Aksın maviye kırmızı, kanasın sular. Yerden yere vurduğun yüreğim paramparça dağılsın. Ruhumu yaktığın ateşlerden tüten dumandır nefesim, dokunma boğulsun bütün hücreleri beynimin. Beni bıraktığın ıssızlığın kör olası karanlığında el yordamıyla bulmaya çalıştığım yol mudur doğru olan? Bundan sonra hiçbir yol doğru değil hiçbir yol yanlış. Ne doğrum var ne eğrim. Orta yerinde kalakaldım cehennemin. Kapatmasaydın gözlerini sımsıkı, bırakmasaydın beni ışıksız sana yürüyebilirdim. Susmasaydın, ah ne olur bir ses verseydin; ruhum, kalbim, beynim, gözyaşım, sevincim annem , kurtulurdum. Geldiğim sen, gittiğim sen… Büyüttüğüm korku, el bebek gül bebek.



ANNEME MEKTUPLAR-2


Anneme mektuplar-2
Anneme mektuplar-2

Siyah bir martı kanadından düştüm çamur denizine; çırpındıkça battım ruhumun karanlığına. Tanımazdım kalbimin kuytu köşelerinde gizlenen öksüz, aç, çıplak ağlaşan çocukları; annem sen gitmeden önce. Adana’nın bütün bahçelerindeki bütün portakal çiçekleri döküldü mevsimsiz. Çocukluğum, ayaklarının altında eze eze o güzelim çiçekleri kaybolup gitti. Adana portakal çiçeği kokmuyor artık anne. Ben büyüdüm sen gideli. O zaman anladım ki içimdeki çocuk da öldü. ‘’Yağ satarım, bal satarım; ustam öldü, ben satarım’’ cümlesinin peşi sıra koşturan çocuk, ölüm kelimesine takılıp düştü anne. Otobüsteyim. Bilmem kaçıncı İstanbul – Adana yolculuğumun en kömür karası acısı çöktü üstüme,’’annenizin kalbi durdu’’ diyen o , kalan ömrüme silinmez yankı bırakan sesle. Gidebilmek, devam edebilmek yolculuğa, bundan sonra hayatta kalmak kadar zor. Anne beni bekle dedim. Geliyorum bak. Uçak bulamadım anne, otobüsle geliyorum. Biliyorum, yol uzun ama bekle beni olur mu? Seni öpüp koklamadan göndermem. Son bir kez görmeden göndermem. Hayır, yok öyle, gidemezsin. Lütfen anneciğim bekle. İçimden bir masal geçti. Bildiğim bütün kahramanları taktı peşine ve bilmediğim bütün öksüz çocuklarını dünyamın. Bir varmış bir yokmuş… Her şey masal olmuş.



ANNEME MEKTUPLAR-1

Anneme mektuplar-1
Anneme mektuplar-1

Koca yürekli, ürkek bakışlı, mucizelerimin başkahramanı annem… Zaman eksiltmiyor acımı.
Yine bir tatil geleceğim yanına sanki. Sarılacaksın bana. Hoş geldin kızım diyeceksin. Bayram yerine dönecek ana evimiz. Bütün kardeşler bir araya geleceğiz, çocuklar bağırışacak etrafımızda, onların peşi sıra koşturacağız. Her kızmamızda çocuklara, önümüze atılacaksın. ‘’Kızmayın çocuklara’’ diyeceksin. Etrafı sakinleştirmek için çırpınacaksın.
Sanki şimdi ‘’ne yemek yapalım’’ diye soracaksın. Bu soruyu sorduğunda nasıl kızardım çocukken. Daha öğle yemeğini yerken akşamı düşünüyorsun derdim. Ama büyüyüp anne olduğumda sana hiçbir şey için kızmadım. Anladım seni anne!
 Seni tutmak istedim içimde sımsıkı, son nefesimmişsin gibi. Gözlerine baktım hep uzun uzun, derin derin. Bütün soruların cevapları gözlerindeydi çünkü, bütün renklerin sırrı. Sıcaktın annem, sımsıcak. Üşürüm dedim, sakın gitme. Nefessiz kalırım dedim, gitme. Karanlıklar içinde kalırım dedim, gitme.
Gittin ama… İlk defa umursamadın yakarışımı.
Sükun kabullenişmiş o durgunluk. Vedanmış bana, kardeşlerime. Anlayamadık anne.
Özlemin içimde yeşeren bir portakal ağacı… Öyle hızlı çiçeklendi ki… Her yanım mis gibi portakal çiçeği kokuyor şimdi.


Çocuğunuz süt sevmiyor mu? Sütü Sevdirecek harika bir tarifim var!

Dün bir arkadaşıma çaya davetliydim. Öğleden sonra olduğu için çocukları evdeydi. Ben de giderken onların sevebileceği lezzetli bir şeyl...